4 Ağustos 2011 Perşembe

EVDE VE MAHALLEDE HAYAT



EVDE VE MAHALLEDE HAYAT


DİYARBAKIR EVLERİ

Diyarbakır evleri, şehrin tarihi kimliğine ve iklim şartlarına uygun olarak, binlerce yıllık bir deneyim ve gözlem sonucu, gelişen ve kullanılan bazalt malzemenin de yönlendirmesiyle kendine has mimari özellik taşır.

Dışa kapalı olan evlere, üzerinde top başlı demir çiviler ve sıklıkla güvercin ya da yumulmuş insan eli şeklindeki kapı tokmağının  (şakşak) bulunduğu tek veya iki kanatlı tahta bir kapıdan girilir. Kapıların arkasında bir ucu duvara yerleştirilmiş demir kapı kolları, kapıya ayrı bir sağlamlık verir. Kapılar, bin bir gece masallarından kalmış gibi işlemeli iri demir anahtarla kilitlenir. Gün içinde kapıyı açmak için, kapı dilini oynatan, dilenci de denen, küçük anahtar kullanılır. Genellikle küçük bir holden (kapı aralığı) geçilerek avluya varılır. Bazı evlerde açık kapıdan içerinin görülmemesi için kapı aralığının sonunda ikinci bir tahta kapı bulunur.

Dişi bazalt taşla kaplı avluda, buna Havuş da denir, yıkandıktan sonra taşın gözeneklerinde biriken su, esen hafif rüzgarın etkisiyle tatlı bir serinlik sağlar. Avlularda şaşmaz şekilde taş bir havuz, fıskiye ve özellikle güllerin hakim olduğu bir küçük bahçe ve bazen da gölgelikli bir ağaç bulunur. Bu ortamda sabah kahvaltısı veya gece serinliğinde yıldızların altında havuzdan akan suyun çıkardığı şırıltılı ortamda dinlenmek, tadına doyum olmaz bir zevk verir.

Evlerin, dişi bazalt taşlardan tek, iki ya da nadiren üç katlı ana cephesi, ayrı bir mimari özellik gösterir. Ön cephede bol ışık alınmasını sağlamak için üst tarafı kemerli geniş pencereler, eyvanlar, siyah bazalt taşlar arasına çekilen cis denen ince beyaz bezemeler ayrı bir güzellik sağlar. Cephenin üst tarafında evin mimarı Ermeni ise Latin, Müslüman ise Arap rakamları ile yapım tarihinin yazılması gelenektir.

Ev yapılırken beğenilen ön cephe modeli, Karacadağ’ın Çıkıntaş bölgesindeki taş ocağında önceden çıkarılan özel taşlarla hazırlanır ve getirilerek yerine oturtulur.

Üst kata çıkmak için yapılan, bir ucu duvara gömülü, avluya doğru uzanan taş merdiven ve genellikle ermeni ustaların eseri, özel demir işçiliği ile yapılmış merdiven demirleri bir sanat eseri değerindedir.

Şahnişin denen, evlerin sokağa bakan cephesinde dışarı taşan odanın iki yanındaki pencereden gelen gideni görmek, kapıyı çalanı kontrol etmek mümkündür. Buna karşılık penceredeki kafesin arkasındakini dışardan görmek mümkün değildir.



Müze Sokaktaki Evimiz

Ulu Cami Mahallesi Müze Sokak’taki evimiz de tam bu örneğe uyan bir yapıydı. İki kanatlı ağır tahta kapıdan sonra ön cephedeki haremliğin altından geçen bir holle avluya, yani Havuş’a, girilirdi. Evin kuzeye bakan ana cephesinde, taş oda, kiler, arka sokağa açılan arka kapı ve banyodan oluşan alt kat ve zarif bir merdivenle çıkılan ikisi önde, ikisi arkada dört odanın bir holle birleştiği üst kat, geniş pencereleri, zarif demir işçiliği ile dikkati çekerdi.

Evimizin sokağa bakan cephesinde yine iki katlı, şahnişini ve yarım ay şeklinde balkonu olan haremlik bölümü vardı. Haremlik bölümü ile selamlık bölümü arasında yemeklerin konduğu dönme dolap bulunurdu.

Avluda yer alan, bize o yaşlarda oldukça büyük gelen taş havuzun çevresinde, annemin bir evlat sevgisiyle baktığı çiçekler; gül, akşam sefası, sarmaşık, ıtır, reyhan, zambak gibi çiçekler sabah erken saatlerde ya da akşam serinliğinde çevreye nice güzel koku ve renklerle beraber mutluluk ve sevgi duyguları salardı.



Uzun Bir Gün Gibidir Çocukluğum

Her mevsimi, ama özellikle yazı ve kışı farklı yaşanan şehir evi anıları, çocukluğumun unutulmaz bölümünü oluşturur.  İnanılmaz derecede sıcak geçen yaz ayları, uzun bir gün gibi yer etmiştir anılarımda. O nedenle ‘Uzun bir gün gibidir çocukluğum’ diyebilirim.

Mayıs ayının sonundan itibaren avluya veya bazı evlerde damlara tahtlar kurulurdu. Eylül ayına kadar gece yıldızlarla dolu gökyüzünün altında bize rahat bir uyku sağlayan tahtlar, gündüzleri de biz çocuklara oyun alanı görevi yapardı. Gece pırıl pırıl gökyüzünde yıldızları takip ederek, sinemaların uzaktan uzağa duyulan seslerini izleyerek ya da gece yarısı  Diyarbakır Tren İstasyonu’na ’na giren  Kurtalan Ekspresi’nin uzun süre çalan düdüğünü, hatta çuf çuf sesini  dinleyerek uykuya dalmak…Sabahın erken saatlerinde yakıcı güneş henüz evlerin duvarlarını aydınlatmadan önce gökyüzünde dönüp duran kırlangıçları izlemek, kendimize bir kırlangıç seçmek ve onu gözlerimizle takip etmek, daha sonra güneşin ilk ışıklarıyla beraber yuvalarından çıkan serçelerin hep birden başladığı yaklaşık yarım saat süren cıvıltı konserini izlemek… Nihayet gökyüzünün iyice aydınlanması ve güneşin duvarlardan yansıyan sıcaklığı ile güne başlamak… Yıllar sonra hatırlanması bile huzur veren, mutluluk veren anılardır.

Yaz mevsiminde tepedeki güneşin gün boyunca avlunun büyük kısmını yakmasıyla, değil çıplak ayakla taşlara basmak, mutfak ve tuvalete gitmek bile bir eziyete dönüşürdü. Yere düşen suyun saniyeler içinde buharlaştığı o ortamda yapılacak tek şey serin bir yerde dinlenmek, yelpaze ile serinlemek veya taş odasının oval havuzunda sık sık yüzümüzle birlikte başımızı yıkamaktı. Çocukluğun verdiği bir hınzırlıkla, bizden küçüklerin ellerinden tutup yalın ayak zorla avluya çıkarmak ve onları ağlatmak ta ayrı bir zevkti.



Yazdan Kışa Hazırlık

Bu sıcaklığın en büyük faydası, kış hazırlığı için bu günleri bekleyen evin hanımlarınaydı. İplere dizilen; dolmalık patlıcanla biber, fasulye, koruk, erişte, üzerlerine tülbent gerilen leğenler içindeki domates salçası, nişasta, vişne suyu veya reçeller en doğal şartlarda suyunu verir kışa hazır hale gelirdi.

Bütün bir kış boyunca yazdan hazırlanan kurutulmuş sebzeler, kavurma, et sucuğu ve şırdanlar kış meyveleri ile tüketildiğinden, bahara doğru mevsimlik taze ve sebze sabırsızlıkla beklenirdi. Bu alışılmış yemek düzenin tek istisnası önemli bir misafir, özellikle İstanbul’dan, gelmişse hazır konserve almaktı. Belediye önündeki bakkaldan aldığımız, üzerinde fasulye, bamya, patlıcan gibi sebze resimleri bulunan Vatan Konservesi, tek seçeneğimizdi. En sık aldığımız türlü konserve, değişik kokusu ve tadına rağmen kış ortasında bize mevsimlik sebzeden daha taze ve lezzetli gelirdi.



Su Testisi Su Yolunda Kullanılır

Birkaç yüzyıldan beri, Diyarbakır’ın gelişmiş el sanatlarından biri olan testicilik, buzdolabının yaygınlaşmasıyla, günümüzde neredeyse sadece turistik bir uğraş haline geldi. Oysa, 50 ve 60’lı yıllarda yaz aylarında, ağızları içine böcek veya sinek girmemesi için beyaz tülbent ile bağlanan testiler, evin soğuk su ihtiyacını karşılayan en gözde araçtı. İyi testi, içindeki suyu soğuk tutan ve hafif sızdırandı. Bu nedenle iyi testi evin büyüklerince değerli sayılır, çatlaması veya kırılması affedilemezdi. Tahta veya demir çemberden yapılan taşıyıcılara kurulan testi ve bazı evlerde su küpünün saltanatı sonbahardan itibaren sona erer, gelecek yaza kadar dinlenmek üzere uygun bir yere kaldırılırdı.



Nerede O Karlar, O Yağmurlar !

Kısa süren bir sonbaharın ardından gelen kasvetli kış günlerinde ise, nereye gittiğini çözemediğimiz o bitmeyen kar ve yağmur günlerimizi doldururdu. Şimdiki gibi kışın bahara kaymadığı o dönemlerde, kış kışlığını yaz da yazlığını vaktinde yapardı. Günlerce yağan ya da bize öyle gelen kardan sonra, avluda yürümek zorlaşır, sokaklar damlardan atılan karların da etkisi ile yürünmez hale gelirdi. Sabahları mutfağa, tuvalete ve kapıya gitmek için kürekle karda yol açılır, yağış kesilmişse olabildiğince kar, erimesi için sokağa veya havuza kürenirdi. Sokakta biriken kar, özellikle dar sokaklarda üzerinden basıla basıla geçilecek hale gelirdi.



Dikkat Loğcu Çalışıyor !

Kış günlerinin değişmez kahramanı, sabahın erken saatlerinde  toprak damın, camların titremesi ile veya damların eğik kenarlarını (sivinek) döven tokaçın sesi ile  bizleri uykudan uyandıran veya kürediği karları sokağa atarken “Sakkınnn, sakkınnn..” diye bağıran loğculardı. Bir kış boyunca komşu birkaç evin damına bakan loğcular, damdan dama atlayarak görevlerini yapar giderdi. Her evin damındaki yaklaşık 50 cm uzunluğunda ve 25 cm çapındaki silindir loğ taşı, yorulduğu kış mevsiminin sonundan ekim yağmurlarına kadar, damda güneş altında tembel tembel yatardı. Her evde bulunan ve loğ taşının iki yanındaki deliklere takılarak dönmesini sağlayan Y şeklindeki çekme tahtasının ve bağlama ipinin de bu işlerde bir görevi vardı.

Kış hazırlıklarından biri de birkaç yılda bir damların toprağını yenilemek için hazırlanan özel çamurdu. “Puşurik” denen bu çamur yaz aylarında toprak, tuz ve samanla hazırlanır, iyice yoğrulduktan sonra duvar diplerine yığılarak dinlenmeye bırakılırdı. Çocuklar için üzerine çıkılacak bir tepe ve kayılacak bir kızak olarak birkaç ay görev yaptıktan sonra sonbaharda kovalarla damlara çekilir ve dama yayılırdı.



Kış Geliyor

Yaz ayları sona erip ekim ayı geldiğinde, tarlalardan rüzgarla evimize kadar gelen ve sonbaharın habercisi sevimli ‘Pişo pişo’ larla beraber, baharda yapılanların tersi yaşanır, tahtlar sökülür ve kaldırılır, naftalinli halılar açılır, odalar serilir ve yaşam alanı yeniden üst katlara taşınırdı. Her iki dönemde de en büyük zevki biz çocuklar yaşar, sevinçle yeni değişikliğe adapte olurduk. Özellikle evler serildiğinde halıda uzanır, yer yatağında takla atar, sobanın kurulmasına yardımcı olur, uzun sürecek kış dönemi için kendimizce program yapardık.



Kışın Vazgeçilmez Sevimli Aracı : Soba

Apartman yaşantısı ve kalorifer sisteminin yaygınlaşması ile azalan hatta yok olan alışkanlıklardan biri de, soba ile ısınma yöntemiydi. Yeni kuşağın adını bilmediği ya da yeteri kadar bilgi sahibi olmadığı sobanın, bizler için tatlı anılarla dolu ayrı bir yeri vardır.

Kış aylarının vazgeçilmez bir parçası olan sobanın, cinsine göre kurulması, bakımı, yakılması ve günü geldiğinde sökülmesi törensel bir öneme sahipti.

Şehir evimizde oturma odamızda taş kömürü, diğer odalarda ise odun sobamız vardı. Taş kömürü sobasında Zonguldak’tan trenle gelen enerji değeri yüksek kok kömürünü yakarak ısınırdık. Her sabah yakılan taş kömürü sobası, ertesi sabaha kadar güneş görmeyen, ön cephesi pencerelerle kaplı odamızı mükemmel ısıtırdı. Diğer odalarda ise odun sobası kurulur, gece yatmadan önce veya misafir geldiğinde yakılırdı.

Soba kurma hazırlığı, her yıl kasım ayında kilerdeki soba, soba boruları ve soba tahtalarının çıkarılması, silinmesi ve içlerindeki kurumların temizlenmesi ile başlardı. Beyaz renkli boyalar dökülmüş ise o yıl yeniden boyanırdı.

Soba kurma, tahmin edileceği gibi, evin hanımıyla birlikte gençlerin de yardımcı olmak zorunda olduğu özel bir törendi. Önce, soba tahtası, altındaki muşambası ile beraber her zamanki yerine konur ve üzerine soba yerleştirilirdi. Daha sonra borular ve dirsekler, soba ile soba deliği arasındaki mesafe ve kıvrımlar göz önüne alınarak birbirine geçirilirdi. Boruların takılmasında önemli olan çıkan borunun bir sonraki borunun içine geçmesiydi. Böylelikle dumanın dışarı sızması engellenmiş olurdu. Soba kurulduktan sonra sıra denemeye gelirdi. Soba yakımı sorunsuz ise mesele yoku. Boru aralarından duman sızıyor ise tuza batırılmış kuşak şeklindeki ıslak bezler bağlantı yerlerine sarılırdı. Soba ısındıktan sonra tuzlu bezler önce hafifçe yanar, sonra sertleşir ve ilginç şekilde duman kaçağına engel olurdu.

Soba ve borular yeni boyanmış ise, ilk yakımda ısınan boyaya bağlı koku ve hafif bir duman ortaya çıkarsa da, sonra giderek azalır ve sonunda biterdi.

Yatak odası ya da misafir odasında odun sobasının yakımı, çocukluğumuzun sevimli, sıcak anılarıyla doluydu. Yatak odasında soğuk yataklarımızı açar, sonra sobayı yakardık. Odunlar tutuştukça soba ısınmaya başlar, etrafa görünmeyen ama hissedilen dalgalar halinde sıcaklık yayılır, ateşin en fazla olduğunda sobanın sacı kıpkırmızı ateş parçası gibi olurdu. Bu rengi ve o sıcaklığı hala özlerim. Ateşin sönmeye başlaması ile beraber ısınan yataklarımıza girer yorganı başımıza çeker hemen uykuya dalardık. Birkaç saat sonra oda yine soğur ama yataklarımızın, beraber sırt sırta yattığımız kardeşlerimizin ve önemlisi yüreğimizin sıcaklığı bize sabaha kadar yeterdi.



Baharı Görmeden Yaz Geliyor

Ekim ayından başlayarak bütün bir kasım, aralık, ocak ve şubat ayını dolduran kış mevsimi, kazma kürek yaktıran mart ayından sonra birden baharın habercisi gibi nisan ayına dönüşür, sonra ne olduğunu anlamadan mayısın ortalarından itibaren yaz mevsimi bütün sıcaklığı ile hayatımıza girerdi. Sanki usuldenmiş gibi her 23 Nisan’da yağmur yağar, buna karşılık her 19 Mayıs’ta sırtımız güneşte atletimizin izlerini gösterecek şekilde pancar gibi kızarırdı. Uzun kış ayları boyunca güneş görmeyen körpe omuzlarımız, göğsümüz, boynumuz ve kollarımız 19 Mayıs gösterileri hazırlığında birkaç günde önce kızarır sonra su toplayacak kadar yanardı. Annemin yoğurt ve diş macunu tedavisi iyileşmede ne kadar etkili oluyordu bilemem ama en az on gün o eziyet sürüp giderdi.



Dam Üstünde Papatya Tarlası

Kısa süren bahar aylarının en güzel hatırası, şaşılası miktarda papatya ile kaplanan damlarda yapılan kahvaltılardı. Şehir içinde henüz yüksek yapılanma olmadığı için, bütün damlar geniş bir daire şeklindeki surlar içinde, papatya ile kaplı bir bahçeye benzerdi. Çocukların düşmemesi için ısrarla dam kenarlarından korunduğu ve loğ taşı ile oynamamaları için uyarıldığı bu zamanlarda, aşağıdan taşınan çay ve yiyeceklerle yapılan kahvaltı, pikniğe gitmişçesine mutluluk yaratırdı. Ne var ki,  papatyanın saltanatı uzun sürmez, köklenince yağmur suyunu sızdıracağı kaygısıyla sararması beklenmeden elle yolunarak sokaklara atılırdı.

Yaz ve kış hazırlığının şaşmaz takvimi gereğince Nisan ayının sonundan itibaren halılar kalkar, odalar toplanır, avluda ve bazı evlerde damlarda etrafı sitarelerle çevrili tahtlar kurulur,  yaşam alanı daha çok alt kat, taş odası ve avlu olmak üzere aşağı taşınırdı.



Çocukluğumuzun İlk Keşfi

Yaz boyunca, toplanmış boş sayılacak odalar, sıcak olmasına rağmen çocuklar için vakit geçirme ve oyun alanı olurdu. Bu günlerle ilgili bir anımı hala en sıcak şekilde yaşarım. Komşu çocukları ile misafir odamızın aynalı dolabı karşısında ağzımızı burnumuzu oynatarak tam anlamıyla maskaralık yaparken, birden çocuklardan biri, ağzının gerisinde yukardan sallanan küçük bir dil gördüğünü hayret ve korkuyla fark etti. “Ula bu nedir !”  sözüyle açabildiğimiz kadar açtığımız ağzımızda küçük dilimizi görmeye ve tanımaya çalıştık. Tam bu büyük keşfe alışmışken çocuklardan birinin “Ula aha bu nedir!” sesi ve korkulu yüz ifadesinin nedenini anladığımızda bizler de en az onun kadar korkmuştuk. Arkadaşımızın küçük dili iki taneydi yani çatallıydı. Büyük bir korku ve telaşla ailelerimize bu önemli olayı haber vermek için dağıldık. Elbette ailelerimizin küçük dilden haberi vardı, ancak çift küçük dili onlar da bilmiyordu.  Çift küçük dilin nadir görülen bir durum (anomali-Uvula Bifida)) olduğunu meslek gereği yıllar sonra öğrendim ama, bugün hala hastaların boğazına her baktığımda küçük dilinin kaç tane olduğuna özellikle dikkat ederim. Bu sırada yüzümde dolaşan, yarım asır öncesinden kalma gülümsemeyi hastalar hissederler mi, hissederlerse ne düşünürler doğrusu bilemiyorum.



Şehir Evinin Vazgeçilmezi: Mutfaklar                                         

60’lı yıllardan itibaren, evlerde özellikle kadınların hayatıyla ilgili en hızlı ve önemli değişim mutfaklarda yaşandı. Daha önceki yıllarda, hemen her mutfakta yemek pişirmek için üzerinde kurumla kaplı bir baca uzanan yarım ay şeklinde klasik bir ocak, yemekleri saklamak için teldolabı, duvarda bakır tabakları sıralamak için raflardan oluşan, ama her rafına temiz örtülerin serildiği tahta bir dolap hemen dikkati çekerdi. Bir köşede kazan ve büyük tencereler, duvara dayanmış siniler, çivilere asılmış elek ve kalburlar, altına yemek koymak için bekletilen büyük sepetler, bir diğer köşede üzerine örtü ve iri bir taş konmuş sadeyağ küpü, peynir tenekesi ya da kavanozu.  Bazı evlerde bunlara ilaveten odunla, kömürle, ateşle, külle uğraşmadan, üstündeki yemeği veya suyu kısa sürede ısıtan, gazyağı ile çalışan sarı renkli küçük yuvarlak hazneli sevimli bir araç…Gaz ocağı! Hanımların en büyük yardımcısı kendi küçük ama marifeti büyük, sadece mutfakta değil, avluda hatta kırda bile çalışan  mucizevi araç…



Teldolabının Hikayesi

Teldolabı, uzun yıllar köyden şehre, her türlü yerleşim yerinde mutfakların vazgeçilmezi,  kadınların en büyük yardımcısı olarak görev yaptı. Evde yemekleri bozulmadan uzun süre saklamanın imkansız olduğu o dönemde, evin en serin yerleri; kiler, varsa kuyu veya akan suyun içi, kenarı ya da teldolabıydı. Yaklaşık 100-120 cm yüksekliğinde, 50-60 cm genişliğinde ve 30-40 cm derinliğinde, üç-dört katlı, yan ve ön tarafı önceleri metal sonraları plastik tel örgüyle kaplı teldolabı, özellikle sıcaklarda hava akımına engel olmaması ile o şartlarda ideal bir gıda saklama aracıydı. Sonra giderek görev alanı daraldı, birçok yerde anılardaki unutulmaz yerini alarak tarihe karıştı gitti.

Teldolabı ile ilgili yaşadığım bir anım, her hatırlayışımda hala yüzüm kızarır. Okul yıllarında eve erken geldiğim ve aç karınla mutfakta bir şeyler aradığım birgün, teldolabının alt katındaki reçel kavanozu baştan çıkarıcı görülüyordu. Bir elimde kaşık, diğer elimde açmaya çalıştığım cam kavanozun cam kapağı…Aniden elimden kayan kapağın, kavanozun yan tarafına çarpması ile kırılması ve içindeki vişne reçelinin dolabın içine yayılması…Elimin ayağımın birbirine karışması, o telaş içinde alt katı boşaltmam ve bulabildiğim kaplara dökülen reçeli avuçla doldurmaya çalışmam yavaş oynayan sessiz bir film gibi hala gözümün önündedir.




Değişim Başlıyor

Bugün ancak kırsal kesimle eski Türk filmlerinde görebildiğimiz bu tablo, bizim evimizde de 60’lı yıllardan itibaren süratle değişmeye başladı. 1964 yılında ağabeyimin evlenmesi ile mutfağımıza önce normal yükseklikte mutfak evyesi yerleştirildi ve onun yanına yüzyılın icadı İpragaz geliverdi. Her ne kadar tüp değişimi ve ardından sabun köpüğü ile kaçak gaz kontrolü, uzun yıllar bizleri fazlası ile yormuş olsa da, İpragaz, üç gözlü ocağı ve kolay kullanımı ile kadınların gözdesi olmuştu.



Teldolabına Kuma Geliyor : Buzdolabı

Bir yaz mevsiminde, tel dolabının yanına konan, bir süre sonra da onun yerine yerleşen bir diğer yenilik, buzdolabı, mutfağın yeni demirbaşı olmuştu. Bu hızlı değişime kısa süre sonra bir diğer mucizevi icat, çamaşır makinesi de eklenince, evimiz, artık o günün deyişiyle modern ya da asri evler gibi olmuştu. Her ne kadar merdaneli ilk çamaşır makinesi, bizleri biraz yoruyor idiyse de değerdi…Sonunda kazanda su kaynatma, içine kül veya Öküzbaş çivit atma, elle saatlerce yıkama ve defalarca sıkma derdi bitmişti.




KIŞ İÇİN ODUN HAZIRLIĞI

Şehir evinde her sonbahar yapılan kış hazırlıklarından biri kışlık odun alımıydı.
Genellikle Bingöl, Genç, Palu, Kulp’tan getirilen ve ısınma için yıllarca tüketilen odunların, o bölgedeki orman varlığını yok ettiğini maalesef anlayacak durumda değildik.



Dicle Nehri ve Kelekler

Daha önceki yıllarda ticari mal ve özellikle odun taşımada ana ulaşım yolu olarak Dicle Nehri’nin kullanıldığını tarihi kaynaklar detaylı olarak belirtir. Özellikle Osmanlı döneminde bölgenin temel ulaşım yolu olarak Dicle Nehri’nin, Musul ve Bağdat’a kadar mal taşımada kullanıldığı bilinmektedir. Hayvan postlarının (tulum) şişirilmesi ile yapılan keleklere yüklenen mallar, nehir aşağı gideceği yere kadar taşınır, orada tulumlar söndürülür, katırla kara yolu ile tekrar bu bölgelere yeniden kullanılmak üzere taşınırmış. 50 ve 60’lı yıllar, odun taşımada Dicle Nehri’nin ve salların kullanıldığı son yıllardı.

Genellikle kesilen ağaçlar düzensiz kütükler halinde kamyonlarla büyük şehirlere taşınır, Ali Paşa Mahallesi’nde büyük burçların iç tarafı veya Seyrantepe gibi uygun yerlerdeki odun pazarlarında tüketime sunulurdu. Sabah erkenden odun pazarına gidilir, yığınlar halindeki odunlar görülür, beğenilir ve sonra sıkı bir pazarlık yapılırdı. Daha sonra odunlar büyük kantarlarda tartılır, yaklaşık 1 m uzunluğunda düzensiz kütükler halinde katıra yüklenir, sıkıca bağlanır daha sonra müşterinin evine varmak üzere dar sokaklara dalardı.



Odun Kıranlar

Katırlarla taşınan odunlar müşterinin evi önüne gelince kapının önüne yıkılırdı. Bundan sonrası artık oduncuların işiydi. Oduncular genellikle iri yarı, şalvarlı, bellerinde ipleri ve dahreleri, omuzlarında baltaları ile sokaklarda gezen “Odun Kırannnn, Odun Kırannnn” diye bağırarak dolaşan kişilerdi. Henüz elektrikli hızarlar olmadığı için, odun kesimi inan gücü ile olurdu. Doğrusu bu tipler o yıllarda okullarda öğretilen bir çocuk şarkısına çok uygundu. O hepimizin bildiği çocuk şarkısı;

“Baltalar elimizde, uzun ip belimizde
 Biz gideriz ormana ormana hey hey…”

Bizim oduncular ormandaki işlerini bitirmiş, şehirde odun kırmaya gelmiş şarkı kahramanları gibiydiler.

Odun kıranlar genellikle iki kişi olurlardı. Önce irice bir kütüğü destek olarak seçer ve sıkıca yere oturturlardı. Daha sonra, yaklaşık bir metrelik odunları, sol elleri ile bu kütüğün üstüne diklemesine yerleştirir, sağ ellerindeki dahre ile bir vuruşta uygun parçalara ayırırlardı. Böylece uzun odunlar yaklaşık 20 – 30 cm lik sobalık odun haline dönüşürdü. Büyük ve kalın kütükler ise baltayla önce diklemesine sonra boylamasına küçük parçalara ayrılırdı.

Oduncular için oldukça zahmetli ve güç olduğu kesin olan odun kesiminin seyri, biz çocuklar için ilginçti. Kan ter içinde nefes nefese çalışan, arada bir durup soluklanan,  verilen soğuk suyu içip tekrar devam oduncuların, derin bir nefes aldıktan sonra balta veya dehreyi indirirken çıkardıkları “Hıhh, hıhh “ sesleri çok tipikti.

Odunlar çoğunlukla yaş oldukları için kesildikçe parçalanan dallardan ve soyulan kabuklardan güzel bir taze ağaç, yeşillik ve orman kokusu ortalığa yayılırdı.



Sokaktan Avluya, Avludan Kilere

Sokakta kesilen odunların bir an önce evin içine taşınması gerekirdi. Bunun için evin gençleri ve çocukları olarak bizler, kesilen odunları süratli ve dikkatli bir şekilde evin avlusuna fırlatır veya kucağımızda istifleyip avluya kadar taşır, orada biriken odunların üzerine dökerdik. Odunları taşırken sol kolumuzu u şeklinde kıvırır, sığdırabildiğimiz kadar odunu buraya istif eder, sağ kolumuzla üsten sıkıştırarak taşırdık. Bir süre sonra kollarımız ve ellerimiz sürtünen odunların etkisiyle kızarır, çizilir hatta kanardı. Ama bu işten hiç şikayetci olmazdık. Hatta çalışmak hoşumuza giderdi. Özellikle odunları sokaktan avlunun ortasına fırlatma işinden özel bir zevk alır, odunları duvarlara değdirmeden tam isabetle fırlatmayı becerdikçe neşemiz artardı.

Avluda biriken odunlar daha sonra asıl depolanacağı kilere taşınırdı. Annem, bu odunları muntazam bir şekilde üst üste insan boyunca yerleştirirdi.

Odunla ilgili bütün bu operasyonların süratle ve koordineli bir şekilde yapılması gerekirdi. Aksi takdirde sokakta biriken, zamanında içeri taşınmayan ya da istif edilmeyen odunlar hem sokakta geliş gidişi engeller hem de, evde erkeklerin hanımlara kızması için iyi bir gerekçe oluştururdu.

Kesilmiş odunların içinde bazen ilginç şekillere rastlanırdı. Kazara oduncunun gözünden kaçmış, çatal şeklinde, benim ata benzettiğim bir odun parçası bu avantajını o sezon en son sobaya atılarak en uzun yaşama rekoru kırarak değerlendirmişti.

Odunların taşımı bitikten sonra annem sokağı ve avluyu dikkatlice süpürür ve çıkan odun parçaları ve yongaları biriktirir daha sonra kuruyan bu yongaları soba ve mangal tutuşturmak için kullanırdı.



EVDEKİ HAYVAN DOSTLARIMIZ

Diyarbakır şehir evlerinde hayvan sevgisi ve bakımı, hayatın bir parçasıydı. Bu hayvanların başında şaşmaz şekilde kedi gelirdi. Kediye sahip olma, ya sokakta görülüp beğenilen bir yavrunun, ya da komşu kedilerinin yeni doğan yavrularından birinin alınması ile başlardı. Bir süre sonra kedi evin bir üyesi gibi benimsenir, özellikle çocukların en büyük eğlencesi olurdu.


Her Evin Hayvanı : Kedi

Tabii bu kedi sevgisinin gerçek nedenlerinden biri, onlardan beklenen  önemli bir görevdi, fare yakalama…Şehir evlerinin karanlık kileri farenin yaşaması için uygun yerdi. Hanımların ve özellikle kız çocuklarının fareden korkmasının yanı sıra, farenin haram sayılması, zaten fare ile mücadele edilmesi için yeterli bir nedendi. Un, yağ, şeker, bulgur, ceviz gibi kilerin demirbaş gıda maddelerine farenin dadanması, titiz bir ev hanımı için olabilecek en kötü şeydi. Haram kabul edilen gıdaların atılması bir yana, farenin değdiği şüphe edilen atılamayacak her şeyin yıkanıp tağfirlenmesi idi asıl zor olan. Bu nedenle avcı kedi çok değerliydi.

Bazı kediler bu görevlerini gayet iyi yaparken, bazıları, muhtemelen insanların korkak ve cesaretsiz olanları gibi, fareyi yakalamak bir yana, fareyi görünce kaçacak delik arardı. Özellikle uzun yaz günlerinde hayatın daha çok serin alt katlarda geçtiği dönemlerde kedi fare karşılaşmasına daha sık rastlanır, kedilerin fare yakalamadaki başarısı ilk fırsatta ortaya çıkardı. Fare yakalayan kedi hemen ağzındaki avı ile kilerin derinliklerine dalar, bir süre sonra gururla ortaya çıkar, herkesin yanında yalanıp dururdu. Öte yandan, çocukların kediyle oynaması için ağzının ne kadar temiz olduğu tartışması daha başlamadan biterdi. Evin yaşlılarının  Kedinin ağzını melaikeler yıkar, her zaman temizdir” sözü tartışmasız kabul edildiği için, kedi çocuk ilişkileri hemen normale dönerdi. Tabii yukarıdaki sözün doğruluğu melaikelere sorulamayacağına göre, bunun nedeni olarak kedinin vazgeçilmezliği daha mantıklı görülüyordu.



Kedinin Kötü Günü

Evlerin en büyük eğlencesi olan kedinin, şehir evinde yaşayabileceği en kötü an, avluya düşen biçare serçe yavrularını yakaladığı zaman ev halkının gösterdiği tepkiydi. Bahar ve erken yaz aylarında, saçak altındaki yuvasından ilk defa çıkan ve uçuş denemesi yaparken karşı dam yerine avluya düşen serçe yavruları, çizgi filmlerdeki gibi, kediler için gökten düşmüş hazır bir lokma gibiydi. Fareden korkanlar dahil, bütün kediler, önce yere iyi yapışıp, sürünerek ilerler, sonra anında yavrunun üzerine atılır, uçmaya çalışan yavruyu bir metreye yakın sıçrayışı ile yakalar, kaşla göz arasına kilerin derinliklerine kaçardı. Bu esnada düşen yavrunun annesi canhıraş çığlıklar ve tehlikeli dalışlarla kedinin üzerine gelirse de yavru için genellikle vakit geçmiş olurdu. Ev halkının ‘ Ah, vah, aman, yaman, heyr canından görmeyesin’ leri arasında, arkasından atılan terlik ve takunyalara aldırmadan genetik dürtüsünün gereğini yapardı. Ziyafetten sonra ortalığa çıktığında kızgınlık bir süre daha devam eder, sona giderek unutulurdu.



Kedinin İyi Günü

Kedilerin mart ayı kızgınlığı herkes tarafından bilinirdi. Dişi kedinin bir süre sonra hamilelik belirtileri göstermesi, özel ilgi görmesinin başlangıcını oluştururdu. Annem banyonun soğukluğunda ona, bir loğusa gibi yer hazırlar, zaman zaman kontrol ederdi. Kedimiz doğurduğunda eve yeni üyeler gelmiş gibi herkes sevinir, hemen yavruları görmeye giderdi. Yumak şeklinde birbirine dolanan minicik yavruların, çıkmayan tüyleri, açılmamış gözleri, miyav bile diyemeyen yarı açık ağızları ile annelerinin memelerini araması, bize çok sevimli gelirdi. Günümüzde belgesel kanallarında izlediğimiz aslan, kaplan, çita gibi hayvanların, bunlara big cat yani büyük kedi diyorlar, küçük fakat canlı örneğini o dönemlerde izleme şansımız vardı. Daha ilk günden kafası büyük olanların erkek, küçük olanların dişi olduğunu anlayacak kadar bilgiyi büyüklerimizden almıştık. Annem doğumdan yorgun çıkan, başını yana yatırmış yatan, yavrularını emziren ve sık sık yalayarak temizleyen kedimizin birkaç günlük beslenmesini de hiç ihmal etmez, hemen yanına bir kase süt bırakırdı.

Yavrular kısa sürede büyür, gözleri açılır, renkleri belirginleşir ve yaramazlıkları da artardı. Ele alınacak hale geldiklerinde onları sevgiyle avucumuza alır, sever okşardık. Ancak zaman geçip avlu ve odalarda kedi sayısı arttıkça ve sağda solda kedi çişi ve pisliği görüldükçe yavrularla ayrılık vaktinin geldiği fikri konuşulmadan kesinleşirdi. Komşulardan isteyen, beğendiği yavruyu alır, kalanlar ise, biraz gaddarca gibi görünse de, bir torbaya konarak uzak bir mahalle veya cami avlusuna bırakılırdı. Bu işlem acımasızdı ama usul böyleydi. Nadiren yavrulardan biri evin yolunu bulur, çıkar gelirdi.

Bu yavru dağıtma işinin tek istisnası, kahverengi, sarı, beyaz renkli, kısa tüylü kedimiz, Melike, döneminde yaşanmıştı. Melike cins bir kediydi, yılda iki defa ilkbahar ve sonbaharda iki ve altı yavru doğururdu. İlginç bir şekilde, yavrular biraz büyüyünce, sorumluluk taşıyan bir insan gibi, onları tek tek evden alır, bir yerlere yerleştirir dönerdi. Bu şekilde bizi araya sokmadan evdeki düzeni sağlardı.

Kış aylarında bizler gibi kedimiz de kendi yeni düzenini kurar, sobanın yanında tembel tembel uzanarak veya çocuklarla oynayarak vakit geçirirlerdi. Soğuk havalarda dışarıda kaldığı zaman, oturma odasının penceresine çıkarak tırmalama veya pati vurma ile kapının açılmasını istemesi, hayretle karşılanmayan davranışlardı.



Hacı Leylek

Evlerde kedi dışında evcil hayvan yoktu ama, birçok hayvanla paylaşılan bir yaşam vardı. Bunların başında sempatik Hacı Leylek gelirdi. Her yıl bahar ayında damdaki bacanın üzerine gelen, evini yenileyen, yavrusunu doğuran, besleyen, büyütüp uçuran, arada bir uzun gagası ile  tak, tak, tak diye sesler çıkaran ve sonbaharla beraber sıcak ülkelere göç eden leyleğin hacılığı,  muhtemelen sıcak bölge olarak Arabistan ve Hicaz’ın akla gelmesindendi. Hacı olup olmadığını sorma şansımız yoktu ama, herkes onlara bir hacı gibi saygıda kusur etmez ve onları mübarek hayvan olarak kabul derdi.

Leyleklerin tek riski, uçarken arada bir ağızlarından avluya düşürdükleri küçük yılanlardı. Bu anlarda evde inanılmaz bir telaş olur, yılan canlı yani hareketli ise korku ile oradan uzaklaşılır, evin büyükleri hemen ellerine geçirdikleri sert cisimlerle neye uğradığını şaşırmış yılanı başını ezerek öldürür, sonrada çöpe veya tuvalete atardı.



Sevimli ve Kibar Komşular; Serçe ve Kırlangıç

Evlerimizin en hoşa giden ve sevilen hayvan komşuları, serçeler ve kırlangıçlardı. He iki kuş ta evin bizler gibi sahibi sayılırdı. Saçak altları, duvardaki uygun delikler onların tapusuz evleriydi. Bütün bir yıl orada yaşar, beslenir, yavru doğurur, yavrusunu uçurur, sabahın erken saatlerinde ya da akşam serinliğinde hava kararıncaya kadar dilediğince uçar, öter, kur yapar ve yaramaz bir çocuğun sapan taşına rastlamamışsa günü geldiğinde ölürdü. Arada bir, uçma ekzersizi yaparken avluya düşen küçük yavruları, kediden önce davranıp yakalayarak, anasının çığlıkları arasında balkondan dama fırlatmayı başardığımızda, ya da  dama çıkıp bıraktığımızda duyduğumuz sevinci tarif edemem. Bu küçücük canların, o soğuk kışları nasıl ölmeden geçirdiklerini hep merak eder, baharla beraber ilk ötüşlerini duyduğumuzda yeni hayata başlamanın sevincini onlar kadar hissederdik.

Uğurlu kuş olarak kabul edilen güvercin beslenen evlerde, bizim mahallemizde yoktu,  bu kuş ve bakımı, hayatın hastalık derecesinde önemli bir parçasıydı. Cinsi, özelliği, beslenmesi, bakımı ve tabii maddi yükü ile güvercin besleme, o yörelerin hala devam eden önemli bir merakıydı.



Şansız Kuş: Serçeboğan

Kuşlar içinde en şansız olanı, asıl adı atmaca ama bizim Serçeboğan dediğimiz, parlak ve keskin gözlu, sivri ve kıvrık gagalı kuşlardı. Nedendir bilinmez sokakların haylaz çocukları bu kuşları sevmez, onların gavur olduğunu söyler, her gördükleri yerde ya taş atar veya öldürmeye kalkardı. Kuşun gavurluğunu o yaşta bile kabullenmek imkanı tabii ki yoktu ama, muhtemelen bu kuşların, serçelere saldırdığı ve onları boğduğu kanısı esaslı şekilde kabul görmüştü. Serçeboğanlarla ilgili unutulmaz bir anım, hayvan bilimi ile ilgilenenlerin açıklamasına ihtiyaç gösterecek kadar ilginçtir. Bir bahar günü damdaki elektrik tellerindeki bir serçeboğanın, tele asılış şekli ve hareketsizliği, şüpheye yer bıraktırmayacak şekilde elektrik akımına kapıldığını ve öldüğünü gösteriyordu. Ancak ilginç olanı kısa bir süre sonra onlarca serçeboğanın onun çevresine toplanması ve bir cenaze töreni gibi uzun süre acı acı ötmesiydi. Bugün bile, ailece evimizin balkonunda toplanıp hayret ve acıma ile izlediğimiz bu tablo gözlerimin önündedir.

Evlerde istenmeyen durumlardan biri arıların duvarda yuva yapmasıydı. Özellikle eşek arıları tehlikeli yaratıklardı. Her yaz birkaç çocuğu arı sokar, iğne becerikli biri tarafından hemen çıkarılmazsa, sokulan yer hemen kızarır ve şişerdi. Bu durumda domates salçası ilk ilaç olarak sürülür, durum tehlikeli ise doktora götürülürdü.

Çok muhtemelen, o hayvanların nesilleri, yarım asır sonra mutlaka bir yerlerde hayatlarını bir biçimde devam ettiriyordur. Hayvanlarda, bizler gibi anıların ve izlenimlerin bir diğer nesile aktarılması olanağı mümkün mü, emin değilim. Ama böyle bir olanak olsaydı, eminin, şimdiki kuşlar, dedelerinin dedesinin bizler hakkında, muhtemelen serçeboğanlar hariç, kötü şeyler düşünmediğini biliyorlardır.

                                          
                                
SOKAKLARIN DİLİ

Diyarbakır’da şehir içindeki küçük bazalt parke taşlarla döşenmiş sokaklar da, iklime ve evlerin mimarisine tam bir uyum gösteriyordu. Surlar kentin genişlemesini sınırladığı için nüfus yoğunluğu artmış, evler birbirine bitişik hale gelmiş, sokaklar iyice daralmıştı. Dar sokakların yazın aşırı sıcağa karşı gölge olanağı sağlaması da bir avantajdı.

Sokakların herkesçe bilinen yazılı olmayan kuralları uzun yıllar geçerli kaldı. Bir evin kapısının yanına bir merdiven dikine yerleştirilmişse ya da kapı yarı açık ise, bu, o evde bir ölüm olduğunun belirtisiydi. Ev kapısının üzerinde Esma-ul Hüsna’dan bir isim yazılmış seramik veya mozaik bir levha yerleştirilmesi o ev sahibinin Hicaz’a gidip hacı olduğunu gösterirdi.
    
Her sabah kadınlar tarafından yıkanan ve süpürülen açık mavi renkli bazalt taşlarıyla o dönemin sokakları, evlerin bir parçası gibi insanların ortak kullanım alanıydı. Mahalle çocuklarının gün boyu oynadığı, küstüğü, zaman zaman kavga ettiği, ama hemen ardından barıştığı bir oyun alanı ve hangisinin babası veya öğretmeni geçiyor ise hepsinin saygıyla kenara çekildiği, başlarıyla selamladığı bir alandı.



Sokakta Yaşantı

Bakkalda satılan hafif şekerli, “Amerikan çikleti” sevilen bir eğlencelikti. İçlerinden Amerikan kovboyları ya da zamanın tanınmış sinema sanatçılarının küçük resimleri çıktığı için bu çikletler çok tutulurdu.  Yine bir ara nerden geldiğini anımsamadığım ıslanınca sabun gibi köpüren kağıtlar ve ıslatılıp sıkıca bastırılınca alttaki kağıda geçen resimler çok modaydı. Çocukların ezberindeki İkinci Dünya Savaşı ile ilgili bir tekerlemenin son dönemlerini yaşıyorduk. Bu tekerlemeden; “ Hollanda, Felemenk, Alamanya …”, “İtalya domuz”,  “Almanya battı…”, gibi sözler o günlerden aklımda kalanlar.



“Koşun Ölü Ölmüş !”
                                   
 Mahallemizde çocuklara düşen bir görev de okunan salanın kim için okunduğunu öğrenmek ve herkese haber vermekti. Ulu Cami’de okunan sala üzerine kızlı oğlanlı bütün çocuklar ,  “Ölü ölmüş, hadi camiye… Acaba kimdir!” diyerek toplu halde koşar, salayı okuyan kişiden ölen ölüyü ( ! ) öğrenir, sonra tekrar mahalleye dağılırdı.



Satıcılar Resmigeçidi

Sokaklar aynı zamanda mevsimine göre satıcıların da iş alanıydı. Bu konuda inanılmaz bir zenginlik vardı. Sırtındaki torbası ile sabun satan, eski elbise veya bakır kap alıp plastik eşya veren, kepek alan, önündeki arabası ile çiçek satan (tahta bacaklı satıcıyı herkes bilirdi) omzundaki baltasıyla odun kıran, soba kuran, kuyu temizleyen (kuyu paklayan), Çermik sakızı satan, “Taze naneee, nane kurutanlarrr” diyerek taze nane,  ya da maniler eşliğinde nane şekeri satan ( Naneci Bedri), meyan şerbeti, “Deve tabanı pejilop” diyerek incir satan,  akşamları başındaki tavlasıyla karahöbür veya urum dutu satan, dam loğlayan, pandispanya satan (Sadullah), sarı kağıtlara basılı günün moda türkülerini okuyarak satan, bulgur çeken  kişiler, “Keri kurbaneeee, teseduk maleeee” diyerek kurbanlık kuzu ve keçi satan,  kapıları çalarak Kürtçe ve Türkçe belirli bir ritimle özellikle ekmek isteyen, istendiği takdirde taklit yapan (püfne püf) dilenciler… Her biri ayrı bir belgesele ve araştırmaya konu olacak kadar ilginç  kültürel ve sosyal olgular ve kahramanlar…



Bulgur Çeken

Bu kahramanlar içinde bulgur çekenlerin ayrı bir yeri vardı. Biri görme özürlü, iri yarı  iki kişiden oluşan ve yanında genç bir erkek çocukla gezen bu ekibi tanımayan yoktu. Sonbahara doğru evlerde kış hazırlığı olarak değişik özellikteki bulgurların hazırlanması için herkes sokaktan gelen “ Bulgur çekannn, bulgur çekannn…” sözlerini veya yakındaki evden gelen devamlı bir uğultu şeklindeki bulgur çekme makinesinin sesini beklerdi. Ekiple görüşülerek ne zaman müsait olacakları öğrenilir, hangi gün gelecekleri tespit edilirdi. Üstte ters piramit şeklindeki buğday boşaltma yeri, yanlarda içerdeki dişlileri çevirecek iki yuvarlak çevirme kolu ve ortada işlenmiş bulgurun aktığı tahta bir ağız… Koca bulgur çekme makinesini sırtlarında taşıyan, çalışacakları zaman gözü kapalı kuran ve saatlerce yuvarlak kolu o devamlı gürültü içinde çeviren bu gayretli ve fedakar insanlar uzun yıllar görev yaptılar. Özellikle görme özürlü olanı en ufak bir ses değişikliğini hemen fark eder, çalışmayı durdurur, taş yönünden buğdayı kontrol ederdi. Eline aldığı çekilmiş bulgurun ne için olduğunu anlardı. Bulgur çekenler, sesleriyle, çalışkanlıkları ve makineleriyle yok olup gittiler, yerlerini zamana uygun paketlenmiş Antep bulguruna bıraktılar. Ama o insanların “Bulgur çekannn, bulgur çekannn” sesleri, o günleri yaşayanların anılarında kaldı.



Ding’teki Dünya

Kış hazırlığı olarak buğdaydan dövme yaptırmanın bir diğer yeri de, mahalle aralarındaki Ding’ lerdi. Mahallemize en yakın dink, Ulu Cami’nin kuzey kapısına, şimdiki Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi’ne yakın olanıydı. Küçük bir dükkan şeklindeki Ding, en otantik düşünceli sanatçıların bile hayalini zorlayacak kadar özeldi. Tam ortadaki kocaman değirmen taşını döndüren, yan tarafını görmeyi engelleyen gözlükleriyle sadece karşısını gören ve sabahtan akşama durmadan dönen kırmızı bir at… Onu yöneten yorgun bakışlı görevli… Değirmen taşının altında giderek ufalanan buğdaylar…Bir kenarda yığılı buğday çuvalları…Daracık ortamda; ezilen buğdayın,  dönen atın ve  içerde bekleşen insanların  terinin ve de yerdeki toprak kokusunun oluşturduğu sıcak, yapışkan buğday,  hayvan ve insan kokan özel bir koku…İçerdeki ağır, sisli ve  esrarlı ortama  gelen güneş ışığının oluşturduğu beyaz renk oyunları en çılgın fotoğraf ve resim sanatçılarını baştan çıkaracak gibiydi. Bu kültür de bir süre sonra yok oldu veya çok sınırlı olarak bir yerlerde kaldı.


                                     
Ev Taşıma

O dönemlerin çocuklar için en renkli ve eğlenceli işlerinden biri, at arabasıyla ev taşınmasına yardımdı. Henüz traktör ve kamyonların kullanılmadığı o yıllarda, zaten şehir içinde bir mahalleden bir diğerine ev taşımak için at arabası dışında başka bir seçenek yoktu.

Ev taşıma için iki yönlü sıkı bir çalışma gerekirdi. Bir yandan taşınılacak ev iyice temizlenir sonra, gelecek eşyaların yerleştirilmesi için ailenin becerikli bazı üyeleri arabayı beklerdi. Öte yandan eski evde eşyalar genellikle geniş çarşaflara, örtülere sarılır ya da hurç denen özel kılıflara yerleştirilir ve bu şekilde denk haline getirilirdi.

 Beyaz eşya problemi olmadığı için en büyük parçalar, tek veya iki kapaklı aynalı gardrop, sandık ve karyola olurdu. Ayrıca kilerlerin önemli demirbaşları olan büyük ve küçük küpler de dikkatli götürülmesi gerekenler arasındaydı.



Önce Kuran ve Ayna

Muhtemelen bereket, huzur ve belki de nazar için, yeni eve ilk olarak Kuran ve Ayna getirilir ve en uygun yere dikkatlice asılırdı. Bu arada saygı gereği her ele alışta, Kuran’ın üç defa öpülüp başa konarak kutsanması kaideydi.

Daha sonra iki atın çektiği arabalara eşyalar genellikle iki hamal tarafından dikkatlice ve olabildiğince çok yüklenirdi. Dar sokaklardan geçen arabalar yeni eve varınca yük boşaltılırdı.
Eşyalar yüklendikten sonra biz çocukların eğlencesi başlar, yüklerin üstüne çıkar, yol gösterme ve eşyalara sahip çıkma gerekçesiyle yeni eve kadar giderdik. Araba boşaldıktan sonra da boş arabada neşe içinde geri dönerdik.

Eşyaların taşınması bittikten sonra ev eşyalarının yerleştirilmesi süreci başlardı. Nihayet birkaç gün sonra işi biter kadınlar rahat ederdi.



ULU CAMİ ÖNÜ…BELEDİYE MEYDANI…

Ulu Cami ve yakınındaki Belediye binasının önü, 50 ve 60’lı yıllarda şehrin en önemli sosyal alanıydı. Meydanda, demir parmaklıklarla çevrili, kocaman çınar ağaçlarının gölgelediği, içinde yüksekçe bir havuz bulunan park, Osmanlı ve erken Cumhuriyet döneminden kalma tarihi bir sahne gibiydi. O dönemin fotoğraflarında takım elbiseli fötr şapkalı beyler, askerler, çocuklar ve cami duvarında Arap harfleriyle yazılmış tiyatro ilanları dikkat çeker.



Bir İdam

Bu alanla ilgili ilk önemli anım, 50’li yılların ilk yarısında, bir idamı izlememizle ilgilidir. Bir yaz sabahı, Belediye önünde birisinin asıldığı sözleri üzerine orada toplanmış, hayatımızda ilk ve son defa bir asıyı gözlerimizle görmüştük. Üç bacaklı darağacında üzerindeki beyaz örtüyle ( siyasiler buna kefen diyor), ve göğsüne iliştirilen idam fermanı ile boynundaki ipe asılı ölünün, gri beyaz yüz rengi, o körpe zihnimizde korku ve acıma duyguları ile kazınıyordu. Açık alanda idam uygulamasına son verilmesi ile bu tip sahneler sona erdi ama, bu sahne bizim zihnimizde ömür boyu kaldı. 



Celal Bayar’dan Çetin Altan’a

Ulu Cami, Belediye önü meydanı aynı zamanda şehrin tek siyasi toplantı yeriydi. O meydanda izlediğimiz konuşmacılar, siyasi tarihimizin bir geçit resmi gibiydi. 50’li yıllarda Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı ve Başbakan Adnan Menderes’i izlediğimiz o meydanda, 27 Mayıs 1960 tan sonra Cemal Gürsel’i, daha sonraları CHP genel başkanı İsmet İnönü’yü izlemiş, toplananlar hepsini de çılgınca alkışlamıştı. 1965 seçimleri sırasında o meydanda izlediğim TİP adayı Çetin Altan’ın, kendisini dinleyen bıyıklı erkeklerin gözlerine bakarak yelek cebinde taşıdıkları arkası horozlu yuvarlak cep aynasının fiyatından bahsederek pahalılığa gönderme yapmasını hiç unutamam.

Sonraki yıllar, şehrin toplantı alanı önce Dağkapı, daha sonra da İstasyon Meydanı’na alındı. Yenilenen eski Belediye binası ve düzenlenen Ulu Cami önünün, o günleri yaşayanlar dışında  eski anılarla hiçbir ilgisi kalmadı.
  
 
                              
BİR DEVRİN SONU

1960’ların sonuna doğru, kentleşmenin ve modernleşmenin sosyal ve kültürel kuralları işliyor, çocukluğumuzun altın çağını yaşadığı “şehir evi çağı” maalesef bitiyordu. Daha önce kent dışına çıkmış varlıklı ve kültürlü aileler, özellikle İstanbul’a gidiyor, şehir içindeki varlıklı aileler de, birer ikişer onların yerine, yaşantının özellikle kadınların daha rahat ettiği apartman dairelerine taşınıyordu. Şehir içindeki evlere de daha çok kasaba veya çevredeki küçük şehirlerden gelen çok çocuklu aileler yerleşiyordu. Bu kültürel değişimle, gelenlerin kent kültürü ile tanışıp değişmesine yol açacağı beklenirken,  kısa surede ve yoğun olduğu için, giderek kırsal bölge kültürü egemen hale geliyordu.

1951 yılından 1970 yılına kadar yaşadığımız Ulu Cami Mahallesi’nden ayrılıp şehir dışında kaloriferli bir apartman dairesine taşındığımızda geride hemen hiç eski komşumuz kalmamıştı. Bir süre sonra maalesef sattığımız o evimizin değerini, geride bırakılan anılarla dolu dünyanın önemini, çok sonraları, kent kültürü bilincimiz gelişince anladık ama artık çok geç olmuştu. O güzelim konaklar, evler, sokaklar ve diğer yapılar, birkaç dışında, kısa sürede şehirleşme adına bozuldu, yıkıldı ve büyük oranda mimari özelliğini kaybetti. O yıllar, ancak anılarda ve fotoğraflarda kaldı.



Kimler Geldi Kimler Geçti

Ulu Cami Mahallesi, şehrin merkezinde yer alması, camiye, alış veriş yerlerine ve o dönemin önemli iş merkezi olan Balıkçılarbaşı’na yakın olması nedeniyle babam gibi muhafazakar ticaret erbabı için ideal bir mahalleydi.  Sadece Müze Sokağı üzerinde; Müze müdürü Hamit Bey ( oğlu Vali Mehmet Cansever), İzmir’li İyipişiren’ler (oğulları Süleyman ve Veysel), Azizoğulları,  Kunduracı Mahir Paşa ( oğulları Uz. Dr. Ali Saip Özgen ve kardeşleri ), Gazeteci Hakkı Sönmez ( oğulları Atilla ve Selçuk Sönmez ), Mustafa Savcı  ( oğlu Cavit Savcı),  Altıparmak Hamit Efendi ( oğlu Şeref Sınanmış ),  Dedehayır’lar (oğulları Mesut, Fevzi ve Bekir), Faik Aksoy ( oğulları İhsan ve Abdullah ), karşısında babam Hacı Recep Efendi (oğulları ağabeyim Muhittin Değertekin ve ben ), bitişiğimizde Mehmet Efendi  ( oğulları Prof. Dr. Sıtkı Göral ve Kadri Göral ),  Fuat Efendi ( oğulları Saadettin ve Şeref Erten), fırıncı Ahmet Çelenk (oğulları Mustafa, Mahmut ve Abdullah ), terzi Zülküf Bayrak (oğlu Ahmet ),  Hilmi Güldoğan (oğlu Timur ), Belediye Zabiti Ferit Efendi (oğulları Kamil, Zuhuri, Şaban), Hayri Bey ve Lamia Hanım (oğulları Ahmet), Zühtü Bey ve Şefika Hanım, öğretmen Fehmi Bey ve Bedriye Hanım ( oğlu Oğuz ), Terzi Arif Efendi (oğlu Yılmaz) gibi birçok aile uzun yıllar boyunca değişik zamanlarda komşumuz oldu.
                                        


Mahalleden Armağan Komşu Kızı

O mahalleden bana en büyük armağan, sağlam dostlukların ve unutulmaz anıların yanı sıra, bir komşumuzdan kaldı. Bitişiğimizde, evimizin mimari olarak simetriği olan bir diğer ev yer alıyordu, Diyarbakır ağzıyla yazdığı ve okuduğu şiirleriyle ünlenen, en yakın arkadaşım Yüksek Mimar Kadri Göral’ın evi… 50’li yılların ilk yarısında bir kış günü, üzgün yüz ifadesi ve asık suratıyla “Bir kız kardeşim oldu, artık beni hiç sevmiyorlar” dediğinde, dünyaya yeni gelen bu kızın ilerde benim hayat arkadaşım olacağını ikimiz de bilmiyorduk.


13 Temmuz 2011 Çarşamba

BİR ZAMANLAR İLETİŞİM DÜNYAMIZ: RADYO, GAZETE, DERGİ



BİR ZAMANLAR İLETİŞİM DÜNYAMIZ:   RADYO, GAZETE, DERGİ, KİTAP…




Yurttan ve dünyadan haber almanın oldukça sınırlı ve güç olduğu 1950 ve 1960’larda, Diyarbakır’da da insanlar için en önemli bilgi ve haber kaynağı;  radyo, gazete, dergi ve kitaplardı.

O zamanlar radyo, her evde bulunmayan, müzik ağırlıklı yayınlarla birlikte, daha çok haber  (Ajans)  dinlemek için kullanılan, özel bir itina ile saklanan değeri büyük  bir haber kaynağıydı.

Gazeteye gelince, Osmanlı döneminden beri yerel gazeteler yönünden zengin olan ve bu geleneği sürekli yaşatan Diyarbakır’da, İstanbul ve Ankara’da çıkan ulusal gazeteler uzun yıllar birkaç gün gecikmeyle  veya birkaç günlük sayılar halinde satışa sunulurdu. Daha sonraları, Adana gibi merkezlerde bölgesel basımın gerçekleşmesiyle  kara yoluyla günlük gazete elimize ulaşır oldu.

Kitap sağlamak yönünden Diyarbakır oldukça şanslıydı; hem ulaşabileceğimiz birçok kitapçı, hem de herkese ve her keseye uygun ikinci el kitapların satıldığı bir kitap pazarımız vardı.



YAŞASIN, RADYOMUZ VAR!

Radyo sahibi olmanın bir ayrıcalık ve övünç kaynağı olduğu o dönemde evimizde, daha 1951’den beri bir radyomuz oluğu için çok şanslıydık. O yıl bize ve amcamlara alınan, ceviz ağacından açık sarı renkli mobilyası, hasır desenli sarı kumaştan ön cephesi, kenarları tırtıklı kocaman dört düğmesi, dünyanın önemli merkezlerinin adının yazdığı cam arama paneli, istasyon aramak için hareket ettirilen ucu tüylü çubuk göstergesi ve içinde yavaş yavaş ısınan kocaman lambaları ile radyomuz, inanılmaz bir aletti. Ön tarafında yazan ‘Philips’ markasının ‘Filips’ olarak okunması gerektiğini bir süre sonra öğrensek de hala bu markayı her görüşümde ‘Philips’in yani  ‘Pihilipis’ olarak okumaktan nostaljik bir zevk alırım.

Bu radyo şimdi tarihi ve sosyal görevini tamamlamış bir halde kızım Yasemin’in evinde babaanne hatırası olarak yanı başındaki büyük plazma televizyona ve çevresindeki değişik müzik aletlerine şaşkın şaşkın bakıyor, muhtemelen eski günlerini  anarak, ‘Ne günlere kaldık!’ diyordur.

Radyo, evde çocukların ulaşamayacağı yüksek bir yerde özel işlemeli örtüsünün altında saklanır, ancak büyüklerin izni ile özellikle  haber vaktinde açılır, bitince de genellikle  kapatılırdı. Önemli haberler ve futbol maçı sonuçları için inatla en geç haber saati olan 22.45 beklenir, daha sonra gözler huzurlu bir şekilde hemen uykuya teslim olurdu.

Radyo ile ilgili bu protokolun  önemli istisnası “Futbol Maçları” veya “Güreş Müsabakaları” idi. Özellikle ailemizin takımı olan Galatasaray’ın maçlarını kaçmazdık. Maçlar gündüz oynanmasına rağmen radyodan takip edilir, gol atıldığı zaman sevinç çığlığı duyulurdu. Milli maç veya yabancı takımlarla yapılan maçlar radyodan verilecekse gece yarılarına kadar beklenir, heyecanla takip edilir, genellikle de iyi oynamaya rağmen hakem veya şansızlık nedeniyle kaybedilen maça üzülmekten başka bir şey yapılamazdı. Spor haberleri muhabiri Kemal Deniz’in ‘Ve Şimdi Spor’ anonsu ve hareketli müziği ile başlayan programı çok beğenilirdi. Güreş müsabakaları ise özelikle Eşref Şefik’in anlatımı ile tam bir mutlulukla izlenir, galibiyetten zaten şüphe yok, geciken veya kaçan tuşa hayıflanılırdı.

Bayram sabahı erken saatlerden itibaren en güzel türkülerle başlayan ‘Bayram Programı’, babam da beninsediği için, ailece büyük bir zevkle takip edilirdi. Özellikle Muzaffer Sarısözen’in yönetiminde halk müziği sanatçıları ile Nezahat Bayram, Muazzez Türünk, Bedia Akartürk, Abdullah Yüce, Nurettin Dadaloğlu, Ahmet Sezgin gibi sanatçılar programları ile bayram sevincine katkıda bulunur, bayrama uygun skeç ve konuşmalarla radyo yayını gün boyu devam edip giderdi. Kısacası radyomuz, birkaç günlük bayram boyunca, neredeyse bütün bir yıl yaptığı müzik yayını kadar yorulurdu.



CELAL ŞAHİN, MUAMMER KARACA, ORHAN BORAN

50’li yılların başında, o günlerin tanınmış sanatçısı olan Celal Şahin’in programı çok beğenilirdi. Hatırladığım kadarıyla Amerika’dan yeni dönen olan Celal Şahin, radyo programları ve çaldığı akordeonu ile o günlerin en bilinen sanatçısıydı. Özellikle hayatımıza yeni giren ışıklı trafik lambaları ile ilgili ‘ Yeşil yandı geç, kırmızı yandı geçme, oy hanım teyze’ tekerlemesi ve milletvekili taklidi çok seviliyordu.

Daha sonraki yıllar telefonda ‘Alo’  sesine,  Alo Akfil’ diyene ödül veren Muammer Karaca’nın, radyo programlarının sonunda ‘Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperem, ortancalara bir şey yoh’  demesi de herkes tarafından beğeniliyordu.

Nihayet büyük usta Orhan Boran ve onun yarattığı Yuki, yıllarca güncelliğini ve sevimliliğini yitirmeden evlerimize konuk oldu. Yuki’nin sesi çoğumuz tarafından taklit edildi, özellikle Yuki’nin uzun ‘Tabiiiiii…’ deyişi günlük konuşmalarımıza bile girdi.

Müzik alanında Secaattin Tanyerli’nin Papatya Gibisin, Sevdim Bir Genç Kadını, Sana Neden Gönül Verdim gibi Türkçe tangoları çok başarılı uyarlamalardı.  

“Papatya gibisin taze ve ince
  Eziliyor ruhum seni görünce”

dizeleri, bütün gençlerin dilindeydi. Türkçe tango programları radyolarda uzun yıllar devam etti, sonra sessiz sedasız arşivin yolunu tuttu.



TARİHTEN BİR YAPRAK

Radyoda akşam haberlerinden sonra Feridun Fazıl Tülbentci’nin, kalın ve etkileyici sesiyle ve bazı hecelere yaptığı vurguyla sunduğu ‘Tarihten Bir Yaprak’  programı, ailece dikkat ve coşkuyla dinlenirdi. Anlatılan tarihi hikaye ve olayları dinerken gözümüzün önüne okuduğumuz kitaplar ve izlediğimiz filmlerdeki Osmanlı askerleri, yeniçeriler, mehter takımı, Allah Allah sesleri,  heybetli padişah ve sadrazamlar canlanır, zaferlere sevinir, yenilgilere üzülürdük.

Öğleden sonraları ‘Radyo Gazetesi’ programında haberler ağır ağır okunur, bu şekilde muhtemelen haber yazımı hedeflendi.

Pazar günleri öğle saatlerinde Rıdvan Çongur’un hazırladığı ‘ Mikrofonda Tiyatro’,    ailelerin en sevdiği programlardandı. Radyodan, haberler dışında çok hoşlanmayan babam bile bu programı kaçırmazdı.  Usta sanatçıların kusursuz sesleriyle rol aldığı bu skeçlerde anlatılan olaylarla ilgili yorum yapılır, en sonunda da genellikle olaylar sürpriz bir şekilde sonuçlanırdı. Aynı şekilde Arkası Yarın programı, özellikle kadınların gün içinde kaçırmadığı programlardandı.

Yine radyonun favori programlarından biri Yıldız Kenter, Şükran Güngör, Tevfik Gelenbe’nin rol aldığı skeçlerdi. Özellikle Arap Dadı’nın konuşması çocuklar tarafından sıkça taklit edilecek kadar benimsenmişti.



ASRIN MAHKEMELERİ,  YASSIADA MAHKEMELERİ

27 Mayıs 1960 İhtilali’nden sonra ‘Yassıada Mahkemeleri’nin radyodan devamlı olarak verilmesi radyonun önemini artırmıştı. Önce ilgi, sonra da bıkkınlık ve üzüntü ile izlediğimiz radyo yayını başladığında, gözümüzün önüne gazetelerden tanıdığımız mahkeme salonu ve sabık ve sakıt tutuklular gelirdi.  Mahkeme başkanı Salim Başol’un ‘Sanıklar elleri bağlı olmayarak yerlerine alındılar’ ifadesini artık herkes ezberlemişti.



“TALAT’IN ÜÇ BUÇUK ADAMI”

1960 ihtilali sonrası 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 tarihlerinde yaşanan iki darbe girişimi sırasında da radyo en önemli haber kaynağı idi. Ankara’dan, olaylardan çok uzakta yaşayan bizler için gelişmeleri izlemek dışında yapacak bir şey de yoktu. Lise öğrencisi olduğum o olaylar sırasında, endişe içinde radyoyu takip ettiğimizi ve İsmet İnönü gibi bir devlet adamına sahip olduğumuz için şanslı sayılm       amız gerektiği yorumlarının yapıldığını anımsıyorum. Onun, radyodan duyulan ‘Talat’ın üç buçuk adamı’ sözü hem olaylara damgasını vuruyor hem de girişimin sonucunu gösteriyordu.



KIBRIS’A MÜDAHALE

1964 yılında birden bire patlayan Kıbrıs olaylarında da radyo iletişim görevini yapmıştı.  Sabah haberlerinde normal yayının kesilip Türk ordusunun Kıbrıs’a müdahele ettiğini, Türk jetlerinin Rum mevzilerini bombaladığını, Cengiz Topel isimli pilotumuzun ise önce esir, sonra da şehit edildiğini duyduğumuzda gençlik coşkusuyla hüngür hüngür ağladığımı anımsıyorum.





RADYO’DA POLİTİK KONUŞMALAR

1965 yılında yapılan genel seçimlerde değişik görüşlere sahip siyasi parti sözcülerinin seçim konuşmaları 1961 Anayasası’nın sağladığı ortamda toplumda tam bir deprem etkisi yapıyordu.
Özellikle Türkiye İşçi Partisi’nden Mehmet Ali Aybar ve Çetin Altan’ın etkili konuşmaları ve ‘İşçiler, köylüler, marabalar…’ sözü, büyük bir şaşkınlık ve ilgi yaratıyordu.

Milletvekili seçim sonuçlarının izlenmesinde de radyo vazgeçilmez iletişim aracıydı. Partilerin aldığı oy sayısı, gecenin geç saatlerine kadar heyecanla takip edilir, sayılar kağıtlara yazılır, sonra da olumlu ya da olumsuz yorumlar yapılır, ince hesaplarla milletvekili sayıları hesaplanırdı. Ertesi günkü gazeteler sabırsızlıkla beklenir, her türlü yorum dikkatlice okunurdu. Genellikle seçim sonuçların tam olarak alınması birkaç günü bulurdu.



‘BURASI MOSKOVA RADYOSU’  VE  ‘AMERİKA’NIN SESİ RADYOSU’

O yıllarda teknik nedenlerden ötürü, radyo yayınlarını her zaman kaliteli şekilde dinlemek olanağı yoktu. Zaman zaman yayın tamamen kesiliyor, duyulmayacak kadar azalıyor, sonra tekrar artıyor ya da parazit nedeniyle anlaşılmaz oluyordu. Buna rağmen genellikle uzun,  bazan de orta dalga yayın yapan istasyonları dinleme şansımız vardı. Kısa dalga yayınlarını ise dinlememiz mümkün değildi. Radyomuzun şehir isimleri yazan sarı renkli uzun cam arama panelinde, Ankara uzun dalga ( 5. dalga) 1650’de oldukça net çıkıyordu. İstanbul Radyosu yayını ise en iyi orta dalgadan (4.dalga)  430 üzerinden dinlenebiliyordu.

Uzun dalgadan yayın yapan Moskova Radyosu’nu bazen yakalayabiliyor ve büyük bir merakla dinliyorduk. Anımsadığım kadarıyla akşam 20.00 sıralarında yayın başlıyor, dilbilgisi bakımından doğru, ancak aksan bakımından vurgulu konuşan bayan spiker, monoton bir sesle ‘Burası Moskova Radyosu’ diyerek yayına giriyor, genellikle Sovyetler Birliği’ndeki büyük gelişmelerden, işçi ve köylülerin çalıştığı yerlerdeki mutluluğundan bahsediyordu. Kulaktan kulağa yurt dışındaki koministlerin Doğu Almanya’da ‘Bizim Radyo’ diye bir radyodan yayın yaptığı ve başında da Zeki Baştımar isimli birinin olduğu söyleniyordu.

Radyodan yine arada bir dinleyebildiğimiz daha kaliteli bir diğer yayın ‘Amerika’nın Sesi’ydi. O da akşam saatlerinde yayın yapıyor, düzgün Türkçesi ile muhtemelen Türk olan spikerin aksansız; ‘This is the voice of America’ ve ‘The VOA  in Broadcast is in Turkish’ cümlesiyle yayına başlıyordu.  Tabii ki burada da Amerika yanlısı yayınlar ve Türk Amerikan dostluğu ile ilgili olumlu şeyler söyleniyordu.

Soğuk savaşın alabildiğine devam ettiği o yıllarda ilerde neler olabileceğini kimse tahmin bile edemezdi.



GAZETELER

1950’li ve 1960’lı yıllarda Diyarbakır’da kesintisiz yayınını sürdüren birçok yerel gazetenin yanı sıra ulusal gazetelere de günlük olmasa bile ulaşmak mümkündü.

Diyarbakır, Osmanlı döneminden beri bölgenin kültür merkezi olması nedeniyle yerel basın yönünden zengin bir geçmişe sahipti.  1869’ da basılan ilk özel gazete olan Diyarbekir  (1937 den sonra Diyarbakır) aslında, 1865 de Ruscuk’ta Mithat Paşa’nın desteğiyle basılan Tuna Gazetesi’nden sonra Anadolu’da basılan ilk Türk gazetesiydi. 

Daha sonra; 1909 da Peyman, 1910 da Dicle, 1913’ te Mücahit ve Cumhuriyet yıllarında  Halkın Sesi  (1927) gazeteleri yayın hayatına girdi. Özellikle Ziya Gökalp’in de yazarları arasında olduğu Peyman, basın tarihinde özel bir yere sahiptir. Peyman’ da Türkçe’nin yanı sıra, Ermenice, Süryanice, Arapça, Kürtçe haber, yazı ve özel sayfalar yer alıyordu.  1922 deki Ziya Gökalp’in kısa süreli Küçük Mecmua’sından sonra yakın zamanın ilk yerel gazetesi 1951 de basılan Şark Postası oldu. O tarihten itibaren günümüze kadar devam eden süreçte çoğu zamanla kapanan bir kısmı ise hala yayınını sürdüren 20 ye yakın yerel gazete yayın hayatına atıldı.
                             
Kara yolu ile gönderildiği için gecikerek elimize ulaşan veya uçak seferlerinden sonra haftada iki üç gün toplu halde gelen ulusal gazeteler, her şeye rağmen yine de en önemli güncel haber kaynağıydı. Belediye’nin karşısındaki kırtasiyeci Selahattin Ege, önce Belediye önü sonra Dörtyol’daki Hakkı Sönmez ve Dağ Kapıdaki Doşo en önemli en gazete bayileriydi.

Evimizin gazetesi olan önce Dünya ve 1960 tan sonra Milliyet dışında da birçok gazetenin önemli yazarlarından haberdardık. Refi Cevat Ulunay,   Kadircan Kaflı, Ahmet Kabaklı, Falih Rıfkı Atay, Ahmet Şükrü Esmer, Burhan Felek, Abdi İpekçi, Nadir Nadi, Ömer Sami Coşar, Necmi Onur, Hikmet Feridun Es, Çetin Altan bildiğimiz yazarlardı.

Refi Cevat Ulunay’ın İttihat ve Terakki Partisi ile ilgili olumlu yorumlar içeren bir kitabını  okuduğumda, onun yurt dışına sürgüne ittihatçı olduğu için gönderildiğini ancak yıllar sonra  yurda döndüğünü henüz bilmiyordum.

Tercüman’da yazan Kadircan Kaflı ve Ahmet Kabaklı, CHP karşıtı medyanın önemli kalemleriydi. Falih Rıfkı Atay, Dünya gazetesinin başyazarıydı, yazdıkları tam bize göre şeylerdi. Şeyh-ül Muharririn Burhan Felek’in pazar günleri bir kahvehanenin müdavimlerinden oluşan kahramanlarını konu alan yazıları da zevkle okunuyordu.

Çetin Altan bizim için bir kahramandı, yazılarını kesiyor ve saklıyorduk. Çetin Altan’ın ta o yıllardan beri söylediği ‘Köy verandaları ve köy kahvelerinde kağıt oynayacak kadınlar’ ile ‘Enseyi karartmayın, ilerde her şey daha iyi olacak’ sözleri, bizde hala beklediğimiz güzel bir geleceğin habercisi  olarak coşku yaratıyordu.

Abdi İpekçi ölümüne kadar okuduğumuz bir bilge gazeteciydi. Milliyet Gazetesi’nin bağımlısı olarak başyazılarını okuyor, kitaplarını alıyorduk.  Ömer Sami Coşar, Necmi Onur, Fikret Otyam ilginç röportajları ile okuyucuları kendilerine bağlıyordu. Gazeteci Sadun Boro’nun Kısmet’iyle 1965 yılında çıktığı dünya turu hepimizi geziye katılmışcasına heyecanlandırıyordu.

Gazetelerin spor sayfaları ise çocukların ve gençlerin sporla tek bağlantısıydı. Türkiye Futbol Ligi’nin kurulduğu 1958’e kadar özellikle İstanbul Amatör Futbol Ligi maçlarını gazetelerden merak ve ilgi ile izleyebiliyorduk. O tarihten sonra ise üç büyük takımdan birinin taraftarı olarak İstanbul’dan, sevdiğimiz futbolculardan çok uzaklarda, onlardan habersiz kendi küçük dünyamızda büyük bir içtenlikle sevinip üzülüyorduk. Diğer spor dallarıyla ilgili haberleri gecikerek de olsa yine gazetelerden alıyor, yapılan yorumlara bizler de yorum katıyorduk.

50’li yılların sonuna doğru gazetelerdeki önemli bir ölüm haberi günlerce konuşulmuştu. O dönemlerin tanınmış iş adamı Necip Akar, 1957 yılında Marmara Denizi’nde bir kayığın devrilmesi sonucu boğularak ölmüştü. Geride o günlerin, Gripin (grip ilacı),   Radyolin (diş macunu),  Puro (el sabunu),  Fay (temizleme tozu)  gibi çok bilinen ticari markalarını geride bırakan bu ölüm, kamuoyunda büyük bir üzüntü yaratmıştı.

1958 yılında ise Üsküdar Vapuru’nun içindeki öğrencilerle İzmit Körfezi’nde batması tam bir felaketti (1 Mart 1958). Bu olay bütün toplumda inanılmaz bir üzüntüye neden olmuştu.  O günkü gazetelerde batan gemiden kurtulan ve yüzerek kıyıya çıkan milli yüzücü Yılmaz Özüak’ın ismini okuduğumu ve bunu hayret ve takdirle karşıladığımı iyi anımsıyorum.

1961 yılında İtalya’nın Palermo takımına transfer olan Galatasaraylı Metin Oktay ile ilgili bir karikatür de, anılarımdan hiç silinmedi. İlk maçında attığı iki gol nedeniyle  La Gazetta Della Sporta’ isimli gazetedeki yoruma yer veren Milliyet Gazetesi, Türk Sporunu yaşlı bir kişi, gözlerinden süzülen iki damla gözyaşını da, Metin Oktay adı ile sembolize etmişti.



HAYAT DERGİSİ

Haftalık ‘Hayat  Dergisi’ o yılların en önemli aktüalite dergisiydi. Sarımsı parlak kağıtlara tifdruk baskılı derginin başyazısı, rahmetli Şevket Rado’ya aitti (1913-1988). Şevket Rado’nun unutamadığım ‘Eşref  Saat’ isimli yazısını, o yaşlarda isimden saat olur mu diye merak ederek ilgiyle okuduğumu anımsıyorum.

Hayat Dergi’sinin orta sayfasındaki değişik konulardaki resimler, yıllarca evimizin duvarında ve kütüphanemizde o günlerin ölümsüz tanığı olarak yer aldı. Orta sayfadaki kutsal emanetleri, tanınmış ressamlarımızın manzara ve natürmortlarını, İstanbul’un tarihi yapılarını, önemli kişilerin portrelerini hala büyük bir zevk ve inatla saklamaktayız.

Ses Dergisi,  Hayat Dergisi’ne benzeyen daha hafif, popüler yanı ağır basan bir yayın organıydı. Kapak resimleri o dönemin tanınmış sanatçılarına aitti. Ses Dergisi özellikle düzenlediği yarışmalar ve sanat dünyamıza kazandırdığı sanatçılarla önemli hizmetler veriyordu.

Dönemin mizah dünyasında Yusuf Ziya Ortaç’ın çıkardığı Akbaba dergisi en önemli yayın organıydı. 60’lı yıllarda bir süre yayınlanan Aziz Nesin’in Zübük dergisi bizim favorimizdi. Her sayısını ilgi ile izliyor, biriktiriyor, arada bir küçük yarışmalara katılıyorduk.



VARLIK, YEDİTEPE, ÇAĞRI

Sanat dergisi olarak Varlık, Yeditepe, Hisar, Çağrı anımsayabildiğim dergilerdi. Büyük boy bir dergi olan Varlık, yalnız o dönemin değil cumhuriyet tarihinin en önemli sanat dergisi olarak hizmet veriyordu. Varlık’ın yazılarını okumaya, anlamaya, onlara benzer bir şeyler yazmaya çalışıyorduk. Varlık Yayınları ise, bizden önceki dönemde Milli Eğitim Bakanlığı tarafından basılan klasiklerle beraber okuma hayatımızın asıl kaynağını oluşturuyordu. Önceleri 75 daha sonra 80 ve 100 kuruş olan varlık yayınlarını ya yeni alıyor veya ikinci el olarak kitap pazarından sağlıyorduk.

Sanat dergileri içinde Fevzi Halıcı’nın Konya’da çıkardığı Çağrı’nın benim için ayrı bir yeri vardı. Bu derginin 1962 yılında yayınladığı ‘Çağrıda Yeniler’ isimli şiir kitabında kabul edilerek basılan ‘Ya Kayarsa Ayağım’ isimli çocuk şiirim, hayatımın ilk ve tek basılı şiiri olarak bana, bu güne kadar devam eden bir gurur veriyordu.

O yılların en önemli magazin dergilerinden biri Yelpaze, diğeri de Pazar’dı. Yelpaze, daha çok kadınların okuduğu kaliteli bir kadın ve moda dergisiydi. Öte yandan açık saçık kadın fotoğrafları nedeni ile bizlerden uzak olan ve evlerimize girmeyen Pazar ‘ın gençler arasındaki adı ‘Asker Dergisi’ydi.



PAZARYERİ

Her pazar günü, ilk Osmanlı valisi olan Bıyıklı Mehmet Paşa’nın (1516-1520) yaptırdığı Kurşunlu Cami’nin (Fatih Paşa Camisi) arka tarafındaki geniş alanda kurulan pazaryeri,  Diyarbakırlıların hayatında çok önemli bir yeri vardı. Pazaryeri, erken saatlerden itibaren tıklım tıklım dolan, hemen hemen her şeyin alınıp satıldığı bir alandı. Özellikle kitaba, antikaya, el yapımı ürünlere ve güvercine meraklı her kesimden insanın bir araya geldiği,  görüştüğü ve alış veriş yaptığı, adeta bir buluşma yeriydi.

Pazaryerinde eski ev eşyası,  mutfak eşyası, eski giysi ve ayakkabı, alçıdan boyanmış hayvan heykelcikleri (özellikle güvercin), üzerlik, elle yapılmış ve boyanmış şahmaran resimleri, kafesler, edebi kitaplar, ikinci el ders kitapları ve güvercinler alınıp satılırdı. Pazaryerinin bazı bölümleri satılan mallara göre farklılık gösteriyordu. Özellikle güvercin alıp satanların yeri değişmez olarak pazaryerinin batı yönündeki Kurşunlu Cami’ye yakın olan duvarın dibiydi. Cambaz denen profesyonel satıcılar tarafından satılan cins güvercinler görücüye çıkar, deneme için uçurulan güvercinlerin havada dönüşleri, takla atışları ve tekrar dönüşleri ilgi ile izlenirdi. O dönemlerde henüz şehir içinde çok katlı yapılanma olmadığı için, evlerinde güvercin besleyen çok insan vardı. Toprak damlardan uçurulan güvercinlerin seyri, bu işle profesyonel veya amatör olarak uğraşanlara yeteri kadar zevk veriyordu.

Satıcılar, ya devamlı meslek olarak bu işi yapar veya amatör olarak arada bir uygun gördükleri şeyleri getirip satarlardı. Alıcılar önce pazaryerini genel olarak dolaşır, sonra ilgi duydukları yere gelip alış veriş yapardı. Ben bile bir defasında annemin fazladan ördüğü yün çorap ve eldivenleri büyük bir heyecanla sattığımı ve o parayla anneme el yapımı mutfak bıçağı aldığımı anımsıyorum. Henüz fabrikasyon bıçakların kolay bulunmadığı o günlerde el yapımı bıçaklar mutfakta kadınların işlerine çok yarayan gereçlerden biriydi.



PAZARDA  BİR  MUCİZE :  TÜKENMEZ KALEM !

Bizlerin tükenmez kalemle tanışması da, o pazar yerinin bir tezgahında olmuştu. Satıcının  yerdeki kağıtlar üzerine yaydığı, mavi renkli, altı yüzeyli, uzun, kapaklı kalemlere şaşkın şaşkın bakan bizlere, biraz bilgiç, biraz da ukalaca; “Bunlara tükenmez kalem diyorlar. Mürekkep doldurmaya gerek yok, yaz yaz bitmez. İstanbul’dan getirdim” demesinden hiç rahatsız olmadan bu yeni icadı denemiş, fiyatına bakmadan satın almıştık. Aynı yılın Şubat ayında İstanbul’da yüksek öğrenim gören abimin, sömestr tatilinde getirdiği tükenmez kalemlere hem sevinmiş hem de bu yeni icattan haberdar olduğumuzu söyleyip hava atmıştık.



VARSA YOKSA KİTAP

Pazarda beni en çok ilgilendiren, birçok kitabın rahatlıkla bulunabileceği ve alınabileceği kitap bölümüydü. Çünkü, kitap okuma alışkanlığı başlayınca, kitap bulmak ve okumak ihtiyacı iflah olmaz bir hastalık haline geliyordu. Bu konuda isteyene ilaç hazırdı. Fatih Paşa Mahallesi,  Kurşunlu Cami yakınındaki  Pazaryeri’ bu işin merkeziydi.

Yerlere yayılan kağıtların üzerine her türlü kitap; çoğu okunmuş ikinci el roman, şiir ve hikaye kitapları, batı edebiyatından çeviri tiyatro eserleri ya da değişik yayınevlerinin yayınladığı sanat ve tarih dergileri konurdu. Beğendiğim kitapları sıkı bir pazarlıktan sonra alır, büyük bir heyecanla eve getirir, okuduktan sonra da kütüphaneye koyardım. Bu dönemde satmaya hiç kitap götürmemenin gururunu hala yaşarım.

Bazı kitaplar ya hiç okunmamış ya da okunmasına rağmen çok iyi durumda olurdu. Bazılarında ise, ilk alanın adının ve aldığı tarihin kitabın ilk sayfasında bulunması, beni aynı alışkanlığa devam edecek kadar etkilemişti. Bugün hala aldığım her yeni kitaba isim ve tarih yazmamda o günlerin etkisi olduğuna inanıyorum.

Aldığım kitaplar içinde Milli Eğitim Bakanlığı Klasikleri, Rus ve Fransız Klasikleri, yerli veya yabancı yazarlara ait romanlar, tiyatro eserleri, küçük boy tarihi kitaplar, şiir kitapları, değişik konularda basılmış kitaplar, hatta harf devrimi sırasında yeni yazının öğretilmesi için basılmış kitaplar bile vardı. Özellikle küçük boy Varlık Yayınları benim için çok önemliydi. Bu yayınların çoğunu ikinci el, bazılarını tek tek veya toptan birinci el olarak alırdım. Yeni kitap için en sık başvurduğumuz yer Ulu Cami karşısındaki “Kısmet Kitabevi” idi. Toptan alımlarda kitap başına beş veya on kuruş indirim benim için çok önemliydi..



BÜTÜN DÜNYA VE DALE CARNEGİE

O dönemin güncel kitapları arasında genel kültür bakımından önemli yayın olan Bütün Dünya’nın özel bir yeri vardı. Bütün Dünya, tercüme edilmiş bir Amerikan yayınıydı. Her konuda değerli bilgiler, edebi yazılar, ansiklopedik notlar vardı. Bizim için sanki Amerika’yı görmemizi sağlayan bir gözlem aracı gibiydi.          

Bir kişisel gelişim uzmanı olan Dale Carnegie’nin kitapları da modaydı. ‘Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı’, ‘Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak’ gibi güzel ve etkileyici  bir dille yazılmış kitapları bütün dünyada çok tutunuyordu. Daha sonra Amerika’da kurulan Dale Carnegie  Enstitüsü, bu alandaki çalışmalarını  hala sürdürüyor.

Pazaryerinde okul döneminin başında, kullanılmış orta öğretim ders kitapları alım satımı da yapılıyordu. Öğrencilerin, bu tip kitapları sıkça değişmediği ya da büyük değişiklik olmadığı için kullanmaları mümkündü.

O yıllarda birçok  afiş ve edebiyat yayınının  kapağında bulunan dönemim ünlü grafikerleri   İhap Hulusi ile Münif Fehim’in  özgün çizgileri zamanla değeri artan birer sanat eseri gibiydi.



KİTAP ONARIMI BİZİM İŞİMİZ

Kitapların çoğu, küçük harflerle yazılı kaliteli olmayan 3. hamur kağıda basılmış eserlerdi. Kitap kapakları yırtık veya sökük ise bunları büyük bir dikkatle yapıştırmak ya da ciltlemek gerekiyordu.

Elimizde doğru dürüst yapıştırıcı olmadığı için, aktardan aldığımız sarı renkli, iri damlacıklar halindeki zamkı suya koyar, eritir, sonra da sayfaları veya kapağı yapıştırmak için kullanırdık.

Ciltleme için  ‘Çiriş’ denen sarı bir toz kullanılırdı. Bu tozu da suda eritir, temiz bir beze sürer, kitabın üst ve alt kapağını iki, üç parmak geçecek şekilde bezle sarar sonra da sıkıca yapışması için üzerine bir ağırlık bırakır, sabaha kadar bekletirdik.

Yıllar sonra çıkan  Uhu’ marka yapıştırıcı bizim için inanılmaz bir icattı; temiz, basit ve etkiliydi.

Sanırım 70’li yılların başında o pazaryeri dağıtıldı, boş araziye yanındaki tarihi Kurşunlu Camiye yakışmayan çirkin binalar ve bir sağlık ocağı yapıldı. Yıllar sonra gittiğim o eski pazaryerinin yakınındaki sokak aralarında sadece eski giyim eşyalarının satıldığını görmek dolu dolu yaşanan bir kültür döneminin artık geçmişte kaldığını gösteriyordu.



OKUMA  SEVGİSİ

İşin doğrusu, şimdiki gibi internet ve televizyonun olmaması bir yana gazeteye ulaşmanın bile sınırlı olduğu o dönemde bilgi edinmenin önemli yolu da kitap okumaktan geçerdi. Birçok evde özellikle kış geceleri gençlerin hikaye ve roman okumasıyla ev halkının topluca dinleme alışkanlığı vardı. Okunan kitaplarda sıra, önce dini hikayelerden başlar, zamanla basit polisiye romanlarına, daha sonra yerli ve en sonunda yabancı edebi eserlere uzanırdı.



HAZRETİ ALİ’NİN CENKLERİ

Bizim evde de aynı sıra izlendi. 1901 doğumlu rahmetli babam, birinci dünya savaşı nedeni ile Sultani İdadi’nin 1. sınıfından ayrılmak zorunda kalmış, ancak okumadan ömür boyu kopmamıştı. Çocukluk günlerimizde özellikle kış aylarında her gece evimizde kitap okunurdu. Hazreti Ali’nin, Hazreti Hamza’nın Cenkleri, Zaloğlu Rüstem, Ebu Müslim-i Horasani’nin hayatı, Battal Gazi gibi kitaplarla başlayan okuma alışkanlığı iflah olmaz bir hastalık gibi ilerliyordu. Özellikle Hz Ali ve Hz. Hamza’nın cenkleri okunurken kafirlerle karşı karşıya gelen kahraman için dua okunur, kafirin bir vuruşta kafası kesilince de derinden bir ‘Ohh’ çekilirdi. Hepimiz Hz. Ali’nin çatal uçlu kılıcı ‘Zülfikar’ ve atı ‘Düldül’ü görsek tanıyacak kadar bilirdik. Hikaye okunurken gözümüzün önünde çöller, vahalar, hurma ağaçları, o çağlara göre giyinmiş başları miğferli savaşçı atlılar, etrafı surlarla kaplı büyük bir demir kapısı bulunan kentler canlanırdı. Yıllar sonra Van ile Hakkari arasında yer alan Hoşaf Kalesi’nin muhteşem kapısını gördüğümde hayallerimin ne kadar gerçeğe yakın olduğunu gördüğümde sevinmiştim. Hikayelerde, iki ordu karşılaştığı zaman önce her iki tarafın en yiğit askerleri kılıç, kalkan ve gürzleri ile karşılıklı dövüşür, en sonunda iki ordu birbirine girerdi. Neyse ki sonunda İslam orduları hep galip gelirdi.



ŞERLOK HOLMES, NAT PİNKERTON, CİNGÖZ RECAİ

Bir süre sonra  Şerlok Holmes, Nat Pinkerton, Cingöz Recai gibi 16 sayfalık kısa macera kitapçıklarına sıra geldi. Nat Pinkerton ve Şerlok  Holmes’in maceralarını ilgiyle izliyor, suçlunun kim olduğu konusunda yorumlar yapıyor, en sonunda hikaye kahramanının ince zekası ile sorunu çözmesini hayranlıkla karşılıyorduk.

Peyami Safa’nın, Servet Bedi takma adıyla yarattığı kahraman Cingöz Recai, bizden biriydi. Cin gibi zekası ile hem kendini saklamasını biliyor hem de yapacağı soygunları kurnazca gerçekleştiriyordu. 

Çocuklar ve gençler;  Arı Maya, Kon Tiki, Define Adası, Don Kişot, Robison Kruzoe, Julne Verne’in kitapları gibi, klasik çocuk ve macera romanlarını ilgi ile okurken, genç kızlar hayatlarının en romantik çağında Kerime Nadir, Muazzez Tahsin Berkant’ın eserleri ile uykusuz geceler geçiriyordu. Julne Verne’in kitapları hem hayal dünyamızı zorluyor hem de sürükleyici maceraları ile bizi kendisine bağlıyordu. Bu kitaplardaki karakalemle çizilen resimler ayrı bir ilgi kaynağıydı. Romanda geçen bir olay ya da kahraman ara sayfalarda açık- koyu renkli, uzun- kısa çizgilerle öylesine merak ve ilgi uyandıracak şekilde çiziliyordu ki, o resimlere bakmak bile ayrı bir zevk ve yorum şansı veriyordu.



“İKİ ÇOCUĞUN DEVRİALEMİ”

Çocukluk anılarımda ‘İki Çocuğun Devrialemi’ kitabının özel bir yeri vardı. Pazar yerinden aldığım 1952-1955 yılları arasında Güven Yayınevi’nce basılan, iki kitap halinde satılan, 10 ciltlik bu macera kitabını bir yaz tatilinde sindire sindire okumuştum. Bu durum, yeğenlerime ( ailede benden büyük evli dört ablam olduğu için yeğen çoktu ) boş zamanlarımda hikaye anlatmam için yeterli malzemeyi fazlasıyla sağlıyordu. Bulutsuz masmavi bir gökyüzü altında geçen, uzun, sıcak yaz günlerinde yeğenlerimin en büyük zevki, benden heyecanlı macera dolu hikayeler dinlemekti. Şehirdeki evimizin nispeten serin taş odası, kilere giden koridor ya da merdiven altında anlattığım saatlerce süren hikayelerin çoğunu Jano, Yanik ve köpekleri Sültan’ın dünyanın dört bir yanındaki maceraları oluşturuyordu.



JAPON İŞİ JİU JİTSU

Pazaryerinden alıp okuduğumuz bir diğer ilginç kitap ta, yakın dövüşü öğreten ‘Jiu Jitsu’ isimli kitaptı. O yıllarda henüz karate gibi uzak doğu sporları yeterince bilinmediği için Jiu Jitsu, fazlasıyla ilgimizi çekmişti. En azından bilek kurtarma, karşıdakinin kolunu kapma, yere devirme gibi o yaşlarda hoşumuza giden numaraları öğrenmekten ve birbirimize karşı uygulamaktan büyük bir zevk alıyorduk. Nedendir bilinmez, Jiu Jitsu ülkemize daha erken gelmesine rağmen diğer yakın dövüş sporları gibi popüler olmadı ve unutuldu gitti.



AİLELERİN AĞLAMA DUVARI,  KEMALETTİN TUĞCU

Kemalettin Tuğcu’nun kitapları yalnız bizim ailede değil,  bütün komşu ve tanıdıklarda inanılmaz bir fırtına gibi esiyordu. Kitaplar elden ele geziyor, toplu halde okunuyor, ailece gözyaşları arasında dinleniyor, dualar ve beddualar arasında yorumlar yapılıyor, özel dersler çıkarılıyordu. Bu kitaplar,  çocukların hatta başta kadınlar olmak üzere sıradan insanların insani duygularına çok etkili şekilde sesleniyordu.

Bir dönem, Nihal Atsız, Enver Behnan Şapolyo ya da Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun romanları ile Orta Asya’da uzun saçlarımız, kalpağımız, kılıcımız, kımızımız ve atımızla Çinlilere ve kötü adamlara karşı Türk olmanın verdiği gururla savaştık, sonra bir anda Mişel Zevako’nun Pardayanlar’ı gibi uzun, ince uçlu tahta  kılıçlarımızla şövalye olmaya özendik.

Daha sonraları tanınmış Türk hikaye ve romancılarının eserleri ile tanıştık. Ömer Seyfettin, Hüseyin  Rahmi Gürpınar, Reşat Nuri Güntekin, Halide Edip Adıvar  gibi en bilinen  yazarların kitapları okuma alışkanlığımızı pekiştirdi. Ortaokul ve Lise yıllarında sömestr tatilinde verilen, bir roman okuma ve özet çıkarma ödevi için genellikle Çalıkuşu ya da Sinekli Bakkal’ın seçilmesi o kuşakların büyük çoğunluğunun en azından bu iki önemli kitabı okumasını sağlıyordu.



HAYAT ANSİKLOPEDİSİ’NİN SÜRPRİZİ

60’lı yılların başında basılan Hayat Ansiklopedisi, o günlerin koşullarına göre ulaşabileceğimiz en değerli bilgi kaynağıydı. Şevket Rado’nun önsözüyle basılan ve toplam 10 cilt olan Hayat Ansiklopedisi’nin benim için en büyük sürprizi, Diyarbakır maddesinde yatıyordu. ‘Eski bir Diyarbakır Sokağı’ olarak basılan fotoğrafta evimizin yer aldığı Ulu Cami Mahallesi Müze Sokak görülüyordu. Sokağımız ve soldan ikinci kapı olan 7 numaralı evimiz bir bakıma belgelenmiş yani kayıtlara geçmiş oluyordu. Uzun yıllar değişmeden kalan, tipik mimari özelliklere sahip sokaklar ve evler maalesef 1970 li yıllardan sonra süratle yok olmaya başladı. O günlere ait az sayıdaki belgesel fotoğrafın yanı sıra Hayat Ansiklopedisindeki fotoğraf benim için özel bir önem kazandı.



YENİ BİR DÜNYA; ORHAN KEMAL, YAŞAR KEMAL

Nihayet bu dönemden sonra benim önümde inanılmaz bir dünya açılıyordu; Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Sait Faik, Mahmut Makal, Aziz Nesin, Tarık Dursun K, Fakir Baykurt, Tarık Buğra, Halikarnas Balıkçısı  gibi yazarların dünyası…

Bu yazarlar içinde beni en çok etkileyen Orhan Kemal’di. Pazardan ikinci el olarak aldığım   Suçlu’ romanını bir yaz günü nasıl büyük bir açlıkla okuduğumu ve nasıl etkisinde kaldığımı anlatamam. ‘Devlet Kuşu’ ve  Bereketli Topraklar Üzerinde’  okuma zevkimin son noktasıydı. Yaşadığımız yerin yaz sıcağının da etkisi ile kendimizi Çukurova’ da, Adana sokaklarında, dokuma fabrikalarında veya Ceyhan Nehri kıyılarında yaşıyor zannediyorduk.

Aziz Nesin’in, toplumumuzun her kesimini ilgilendiren olayları basit, anlaşılır, enfes bir mizahi dille  yazdığı hikayeler, edebiyatımızın en güzel mizah örneği kabul ediliyordu. Aziz Nesin ismi öylesine mizah çağrıştırıyordu ki bir kitabının arka kapağındaki Zoşçenko ismini önce bir Aziz Nesin hikayesi adı sanmış, ancak daha sonra onun tanınmış bir Rus mizah yazarı olduğunu öğrendiğimde mahcup olmuştum.

O dönemdeki Yeditepe,  Çağlayan, Varlık, Tarih, Toprak, Ekincigil, Dünya Yayınları,  İnkilap Kitabevi,  Remzi Kitabevi,  Atatürk Kütüphanesi-Sel Yayınları, Altın Kitaplar, Yıldız Yayınları, Türkiye Yayınevi, MEB Devlet Kitapları, Çocuk Romanlar Serisi kültür dünyamızın oluşmasında yapı taşları olarak önemli görevler yaptı.

Bugün kütüphanemdeki 50 ve 60’lı yıllardan kalan kitaplar, eskiliklerine ve yıpranmışlıklarına rağmen, o yılların ölümsüz tanıkları olarak değeri giderek artan şekilde yaşamlarını sürdürüyor. O dönemlerde bu kitapların basıldığı yayınevlerinin birçoğu ise artık birer tarih olmuş durumda.