13 Temmuz 2011 Çarşamba

BİR ZAMANLAR İLETİŞİM DÜNYAMIZ: RADYO, GAZETE, DERGİ



BİR ZAMANLAR İLETİŞİM DÜNYAMIZ:   RADYO, GAZETE, DERGİ, KİTAP…




Yurttan ve dünyadan haber almanın oldukça sınırlı ve güç olduğu 1950 ve 1960’larda, Diyarbakır’da da insanlar için en önemli bilgi ve haber kaynağı;  radyo, gazete, dergi ve kitaplardı.

O zamanlar radyo, her evde bulunmayan, müzik ağırlıklı yayınlarla birlikte, daha çok haber  (Ajans)  dinlemek için kullanılan, özel bir itina ile saklanan değeri büyük  bir haber kaynağıydı.

Gazeteye gelince, Osmanlı döneminden beri yerel gazeteler yönünden zengin olan ve bu geleneği sürekli yaşatan Diyarbakır’da, İstanbul ve Ankara’da çıkan ulusal gazeteler uzun yıllar birkaç gün gecikmeyle  veya birkaç günlük sayılar halinde satışa sunulurdu. Daha sonraları, Adana gibi merkezlerde bölgesel basımın gerçekleşmesiyle  kara yoluyla günlük gazete elimize ulaşır oldu.

Kitap sağlamak yönünden Diyarbakır oldukça şanslıydı; hem ulaşabileceğimiz birçok kitapçı, hem de herkese ve her keseye uygun ikinci el kitapların satıldığı bir kitap pazarımız vardı.



YAŞASIN, RADYOMUZ VAR!

Radyo sahibi olmanın bir ayrıcalık ve övünç kaynağı olduğu o dönemde evimizde, daha 1951’den beri bir radyomuz oluğu için çok şanslıydık. O yıl bize ve amcamlara alınan, ceviz ağacından açık sarı renkli mobilyası, hasır desenli sarı kumaştan ön cephesi, kenarları tırtıklı kocaman dört düğmesi, dünyanın önemli merkezlerinin adının yazdığı cam arama paneli, istasyon aramak için hareket ettirilen ucu tüylü çubuk göstergesi ve içinde yavaş yavaş ısınan kocaman lambaları ile radyomuz, inanılmaz bir aletti. Ön tarafında yazan ‘Philips’ markasının ‘Filips’ olarak okunması gerektiğini bir süre sonra öğrensek de hala bu markayı her görüşümde ‘Philips’in yani  ‘Pihilipis’ olarak okumaktan nostaljik bir zevk alırım.

Bu radyo şimdi tarihi ve sosyal görevini tamamlamış bir halde kızım Yasemin’in evinde babaanne hatırası olarak yanı başındaki büyük plazma televizyona ve çevresindeki değişik müzik aletlerine şaşkın şaşkın bakıyor, muhtemelen eski günlerini  anarak, ‘Ne günlere kaldık!’ diyordur.

Radyo, evde çocukların ulaşamayacağı yüksek bir yerde özel işlemeli örtüsünün altında saklanır, ancak büyüklerin izni ile özellikle  haber vaktinde açılır, bitince de genellikle  kapatılırdı. Önemli haberler ve futbol maçı sonuçları için inatla en geç haber saati olan 22.45 beklenir, daha sonra gözler huzurlu bir şekilde hemen uykuya teslim olurdu.

Radyo ile ilgili bu protokolun  önemli istisnası “Futbol Maçları” veya “Güreş Müsabakaları” idi. Özellikle ailemizin takımı olan Galatasaray’ın maçlarını kaçmazdık. Maçlar gündüz oynanmasına rağmen radyodan takip edilir, gol atıldığı zaman sevinç çığlığı duyulurdu. Milli maç veya yabancı takımlarla yapılan maçlar radyodan verilecekse gece yarılarına kadar beklenir, heyecanla takip edilir, genellikle de iyi oynamaya rağmen hakem veya şansızlık nedeniyle kaybedilen maça üzülmekten başka bir şey yapılamazdı. Spor haberleri muhabiri Kemal Deniz’in ‘Ve Şimdi Spor’ anonsu ve hareketli müziği ile başlayan programı çok beğenilirdi. Güreş müsabakaları ise özelikle Eşref Şefik’in anlatımı ile tam bir mutlulukla izlenir, galibiyetten zaten şüphe yok, geciken veya kaçan tuşa hayıflanılırdı.

Bayram sabahı erken saatlerden itibaren en güzel türkülerle başlayan ‘Bayram Programı’, babam da beninsediği için, ailece büyük bir zevkle takip edilirdi. Özellikle Muzaffer Sarısözen’in yönetiminde halk müziği sanatçıları ile Nezahat Bayram, Muazzez Türünk, Bedia Akartürk, Abdullah Yüce, Nurettin Dadaloğlu, Ahmet Sezgin gibi sanatçılar programları ile bayram sevincine katkıda bulunur, bayrama uygun skeç ve konuşmalarla radyo yayını gün boyu devam edip giderdi. Kısacası radyomuz, birkaç günlük bayram boyunca, neredeyse bütün bir yıl yaptığı müzik yayını kadar yorulurdu.



CELAL ŞAHİN, MUAMMER KARACA, ORHAN BORAN

50’li yılların başında, o günlerin tanınmış sanatçısı olan Celal Şahin’in programı çok beğenilirdi. Hatırladığım kadarıyla Amerika’dan yeni dönen olan Celal Şahin, radyo programları ve çaldığı akordeonu ile o günlerin en bilinen sanatçısıydı. Özellikle hayatımıza yeni giren ışıklı trafik lambaları ile ilgili ‘ Yeşil yandı geç, kırmızı yandı geçme, oy hanım teyze’ tekerlemesi ve milletvekili taklidi çok seviliyordu.

Daha sonraki yıllar telefonda ‘Alo’  sesine,  Alo Akfil’ diyene ödül veren Muammer Karaca’nın, radyo programlarının sonunda ‘Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperem, ortancalara bir şey yoh’  demesi de herkes tarafından beğeniliyordu.

Nihayet büyük usta Orhan Boran ve onun yarattığı Yuki, yıllarca güncelliğini ve sevimliliğini yitirmeden evlerimize konuk oldu. Yuki’nin sesi çoğumuz tarafından taklit edildi, özellikle Yuki’nin uzun ‘Tabiiiiii…’ deyişi günlük konuşmalarımıza bile girdi.

Müzik alanında Secaattin Tanyerli’nin Papatya Gibisin, Sevdim Bir Genç Kadını, Sana Neden Gönül Verdim gibi Türkçe tangoları çok başarılı uyarlamalardı.  

“Papatya gibisin taze ve ince
  Eziliyor ruhum seni görünce”

dizeleri, bütün gençlerin dilindeydi. Türkçe tango programları radyolarda uzun yıllar devam etti, sonra sessiz sedasız arşivin yolunu tuttu.



TARİHTEN BİR YAPRAK

Radyoda akşam haberlerinden sonra Feridun Fazıl Tülbentci’nin, kalın ve etkileyici sesiyle ve bazı hecelere yaptığı vurguyla sunduğu ‘Tarihten Bir Yaprak’  programı, ailece dikkat ve coşkuyla dinlenirdi. Anlatılan tarihi hikaye ve olayları dinerken gözümüzün önüne okuduğumuz kitaplar ve izlediğimiz filmlerdeki Osmanlı askerleri, yeniçeriler, mehter takımı, Allah Allah sesleri,  heybetli padişah ve sadrazamlar canlanır, zaferlere sevinir, yenilgilere üzülürdük.

Öğleden sonraları ‘Radyo Gazetesi’ programında haberler ağır ağır okunur, bu şekilde muhtemelen haber yazımı hedeflendi.

Pazar günleri öğle saatlerinde Rıdvan Çongur’un hazırladığı ‘ Mikrofonda Tiyatro’,    ailelerin en sevdiği programlardandı. Radyodan, haberler dışında çok hoşlanmayan babam bile bu programı kaçırmazdı.  Usta sanatçıların kusursuz sesleriyle rol aldığı bu skeçlerde anlatılan olaylarla ilgili yorum yapılır, en sonunda da genellikle olaylar sürpriz bir şekilde sonuçlanırdı. Aynı şekilde Arkası Yarın programı, özellikle kadınların gün içinde kaçırmadığı programlardandı.

Yine radyonun favori programlarından biri Yıldız Kenter, Şükran Güngör, Tevfik Gelenbe’nin rol aldığı skeçlerdi. Özellikle Arap Dadı’nın konuşması çocuklar tarafından sıkça taklit edilecek kadar benimsenmişti.



ASRIN MAHKEMELERİ,  YASSIADA MAHKEMELERİ

27 Mayıs 1960 İhtilali’nden sonra ‘Yassıada Mahkemeleri’nin radyodan devamlı olarak verilmesi radyonun önemini artırmıştı. Önce ilgi, sonra da bıkkınlık ve üzüntü ile izlediğimiz radyo yayını başladığında, gözümüzün önüne gazetelerden tanıdığımız mahkeme salonu ve sabık ve sakıt tutuklular gelirdi.  Mahkeme başkanı Salim Başol’un ‘Sanıklar elleri bağlı olmayarak yerlerine alındılar’ ifadesini artık herkes ezberlemişti.



“TALAT’IN ÜÇ BUÇUK ADAMI”

1960 ihtilali sonrası 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 tarihlerinde yaşanan iki darbe girişimi sırasında da radyo en önemli haber kaynağı idi. Ankara’dan, olaylardan çok uzakta yaşayan bizler için gelişmeleri izlemek dışında yapacak bir şey de yoktu. Lise öğrencisi olduğum o olaylar sırasında, endişe içinde radyoyu takip ettiğimizi ve İsmet İnönü gibi bir devlet adamına sahip olduğumuz için şanslı sayılm       amız gerektiği yorumlarının yapıldığını anımsıyorum. Onun, radyodan duyulan ‘Talat’ın üç buçuk adamı’ sözü hem olaylara damgasını vuruyor hem de girişimin sonucunu gösteriyordu.



KIBRIS’A MÜDAHALE

1964 yılında birden bire patlayan Kıbrıs olaylarında da radyo iletişim görevini yapmıştı.  Sabah haberlerinde normal yayının kesilip Türk ordusunun Kıbrıs’a müdahele ettiğini, Türk jetlerinin Rum mevzilerini bombaladığını, Cengiz Topel isimli pilotumuzun ise önce esir, sonra da şehit edildiğini duyduğumuzda gençlik coşkusuyla hüngür hüngür ağladığımı anımsıyorum.





RADYO’DA POLİTİK KONUŞMALAR

1965 yılında yapılan genel seçimlerde değişik görüşlere sahip siyasi parti sözcülerinin seçim konuşmaları 1961 Anayasası’nın sağladığı ortamda toplumda tam bir deprem etkisi yapıyordu.
Özellikle Türkiye İşçi Partisi’nden Mehmet Ali Aybar ve Çetin Altan’ın etkili konuşmaları ve ‘İşçiler, köylüler, marabalar…’ sözü, büyük bir şaşkınlık ve ilgi yaratıyordu.

Milletvekili seçim sonuçlarının izlenmesinde de radyo vazgeçilmez iletişim aracıydı. Partilerin aldığı oy sayısı, gecenin geç saatlerine kadar heyecanla takip edilir, sayılar kağıtlara yazılır, sonra da olumlu ya da olumsuz yorumlar yapılır, ince hesaplarla milletvekili sayıları hesaplanırdı. Ertesi günkü gazeteler sabırsızlıkla beklenir, her türlü yorum dikkatlice okunurdu. Genellikle seçim sonuçların tam olarak alınması birkaç günü bulurdu.



‘BURASI MOSKOVA RADYOSU’  VE  ‘AMERİKA’NIN SESİ RADYOSU’

O yıllarda teknik nedenlerden ötürü, radyo yayınlarını her zaman kaliteli şekilde dinlemek olanağı yoktu. Zaman zaman yayın tamamen kesiliyor, duyulmayacak kadar azalıyor, sonra tekrar artıyor ya da parazit nedeniyle anlaşılmaz oluyordu. Buna rağmen genellikle uzun,  bazan de orta dalga yayın yapan istasyonları dinleme şansımız vardı. Kısa dalga yayınlarını ise dinlememiz mümkün değildi. Radyomuzun şehir isimleri yazan sarı renkli uzun cam arama panelinde, Ankara uzun dalga ( 5. dalga) 1650’de oldukça net çıkıyordu. İstanbul Radyosu yayını ise en iyi orta dalgadan (4.dalga)  430 üzerinden dinlenebiliyordu.

Uzun dalgadan yayın yapan Moskova Radyosu’nu bazen yakalayabiliyor ve büyük bir merakla dinliyorduk. Anımsadığım kadarıyla akşam 20.00 sıralarında yayın başlıyor, dilbilgisi bakımından doğru, ancak aksan bakımından vurgulu konuşan bayan spiker, monoton bir sesle ‘Burası Moskova Radyosu’ diyerek yayına giriyor, genellikle Sovyetler Birliği’ndeki büyük gelişmelerden, işçi ve köylülerin çalıştığı yerlerdeki mutluluğundan bahsediyordu. Kulaktan kulağa yurt dışındaki koministlerin Doğu Almanya’da ‘Bizim Radyo’ diye bir radyodan yayın yaptığı ve başında da Zeki Baştımar isimli birinin olduğu söyleniyordu.

Radyodan yine arada bir dinleyebildiğimiz daha kaliteli bir diğer yayın ‘Amerika’nın Sesi’ydi. O da akşam saatlerinde yayın yapıyor, düzgün Türkçesi ile muhtemelen Türk olan spikerin aksansız; ‘This is the voice of America’ ve ‘The VOA  in Broadcast is in Turkish’ cümlesiyle yayına başlıyordu.  Tabii ki burada da Amerika yanlısı yayınlar ve Türk Amerikan dostluğu ile ilgili olumlu şeyler söyleniyordu.

Soğuk savaşın alabildiğine devam ettiği o yıllarda ilerde neler olabileceğini kimse tahmin bile edemezdi.



GAZETELER

1950’li ve 1960’lı yıllarda Diyarbakır’da kesintisiz yayınını sürdüren birçok yerel gazetenin yanı sıra ulusal gazetelere de günlük olmasa bile ulaşmak mümkündü.

Diyarbakır, Osmanlı döneminden beri bölgenin kültür merkezi olması nedeniyle yerel basın yönünden zengin bir geçmişe sahipti.  1869’ da basılan ilk özel gazete olan Diyarbekir  (1937 den sonra Diyarbakır) aslında, 1865 de Ruscuk’ta Mithat Paşa’nın desteğiyle basılan Tuna Gazetesi’nden sonra Anadolu’da basılan ilk Türk gazetesiydi. 

Daha sonra; 1909 da Peyman, 1910 da Dicle, 1913’ te Mücahit ve Cumhuriyet yıllarında  Halkın Sesi  (1927) gazeteleri yayın hayatına girdi. Özellikle Ziya Gökalp’in de yazarları arasında olduğu Peyman, basın tarihinde özel bir yere sahiptir. Peyman’ da Türkçe’nin yanı sıra, Ermenice, Süryanice, Arapça, Kürtçe haber, yazı ve özel sayfalar yer alıyordu.  1922 deki Ziya Gökalp’in kısa süreli Küçük Mecmua’sından sonra yakın zamanın ilk yerel gazetesi 1951 de basılan Şark Postası oldu. O tarihten itibaren günümüze kadar devam eden süreçte çoğu zamanla kapanan bir kısmı ise hala yayınını sürdüren 20 ye yakın yerel gazete yayın hayatına atıldı.
                             
Kara yolu ile gönderildiği için gecikerek elimize ulaşan veya uçak seferlerinden sonra haftada iki üç gün toplu halde gelen ulusal gazeteler, her şeye rağmen yine de en önemli güncel haber kaynağıydı. Belediye’nin karşısındaki kırtasiyeci Selahattin Ege, önce Belediye önü sonra Dörtyol’daki Hakkı Sönmez ve Dağ Kapıdaki Doşo en önemli en gazete bayileriydi.

Evimizin gazetesi olan önce Dünya ve 1960 tan sonra Milliyet dışında da birçok gazetenin önemli yazarlarından haberdardık. Refi Cevat Ulunay,   Kadircan Kaflı, Ahmet Kabaklı, Falih Rıfkı Atay, Ahmet Şükrü Esmer, Burhan Felek, Abdi İpekçi, Nadir Nadi, Ömer Sami Coşar, Necmi Onur, Hikmet Feridun Es, Çetin Altan bildiğimiz yazarlardı.

Refi Cevat Ulunay’ın İttihat ve Terakki Partisi ile ilgili olumlu yorumlar içeren bir kitabını  okuduğumda, onun yurt dışına sürgüne ittihatçı olduğu için gönderildiğini ancak yıllar sonra  yurda döndüğünü henüz bilmiyordum.

Tercüman’da yazan Kadircan Kaflı ve Ahmet Kabaklı, CHP karşıtı medyanın önemli kalemleriydi. Falih Rıfkı Atay, Dünya gazetesinin başyazarıydı, yazdıkları tam bize göre şeylerdi. Şeyh-ül Muharririn Burhan Felek’in pazar günleri bir kahvehanenin müdavimlerinden oluşan kahramanlarını konu alan yazıları da zevkle okunuyordu.

Çetin Altan bizim için bir kahramandı, yazılarını kesiyor ve saklıyorduk. Çetin Altan’ın ta o yıllardan beri söylediği ‘Köy verandaları ve köy kahvelerinde kağıt oynayacak kadınlar’ ile ‘Enseyi karartmayın, ilerde her şey daha iyi olacak’ sözleri, bizde hala beklediğimiz güzel bir geleceğin habercisi  olarak coşku yaratıyordu.

Abdi İpekçi ölümüne kadar okuduğumuz bir bilge gazeteciydi. Milliyet Gazetesi’nin bağımlısı olarak başyazılarını okuyor, kitaplarını alıyorduk.  Ömer Sami Coşar, Necmi Onur, Fikret Otyam ilginç röportajları ile okuyucuları kendilerine bağlıyordu. Gazeteci Sadun Boro’nun Kısmet’iyle 1965 yılında çıktığı dünya turu hepimizi geziye katılmışcasına heyecanlandırıyordu.

Gazetelerin spor sayfaları ise çocukların ve gençlerin sporla tek bağlantısıydı. Türkiye Futbol Ligi’nin kurulduğu 1958’e kadar özellikle İstanbul Amatör Futbol Ligi maçlarını gazetelerden merak ve ilgi ile izleyebiliyorduk. O tarihten sonra ise üç büyük takımdan birinin taraftarı olarak İstanbul’dan, sevdiğimiz futbolculardan çok uzaklarda, onlardan habersiz kendi küçük dünyamızda büyük bir içtenlikle sevinip üzülüyorduk. Diğer spor dallarıyla ilgili haberleri gecikerek de olsa yine gazetelerden alıyor, yapılan yorumlara bizler de yorum katıyorduk.

50’li yılların sonuna doğru gazetelerdeki önemli bir ölüm haberi günlerce konuşulmuştu. O dönemlerin tanınmış iş adamı Necip Akar, 1957 yılında Marmara Denizi’nde bir kayığın devrilmesi sonucu boğularak ölmüştü. Geride o günlerin, Gripin (grip ilacı),   Radyolin (diş macunu),  Puro (el sabunu),  Fay (temizleme tozu)  gibi çok bilinen ticari markalarını geride bırakan bu ölüm, kamuoyunda büyük bir üzüntü yaratmıştı.

1958 yılında ise Üsküdar Vapuru’nun içindeki öğrencilerle İzmit Körfezi’nde batması tam bir felaketti (1 Mart 1958). Bu olay bütün toplumda inanılmaz bir üzüntüye neden olmuştu.  O günkü gazetelerde batan gemiden kurtulan ve yüzerek kıyıya çıkan milli yüzücü Yılmaz Özüak’ın ismini okuduğumu ve bunu hayret ve takdirle karşıladığımı iyi anımsıyorum.

1961 yılında İtalya’nın Palermo takımına transfer olan Galatasaraylı Metin Oktay ile ilgili bir karikatür de, anılarımdan hiç silinmedi. İlk maçında attığı iki gol nedeniyle  La Gazetta Della Sporta’ isimli gazetedeki yoruma yer veren Milliyet Gazetesi, Türk Sporunu yaşlı bir kişi, gözlerinden süzülen iki damla gözyaşını da, Metin Oktay adı ile sembolize etmişti.



HAYAT DERGİSİ

Haftalık ‘Hayat  Dergisi’ o yılların en önemli aktüalite dergisiydi. Sarımsı parlak kağıtlara tifdruk baskılı derginin başyazısı, rahmetli Şevket Rado’ya aitti (1913-1988). Şevket Rado’nun unutamadığım ‘Eşref  Saat’ isimli yazısını, o yaşlarda isimden saat olur mu diye merak ederek ilgiyle okuduğumu anımsıyorum.

Hayat Dergi’sinin orta sayfasındaki değişik konulardaki resimler, yıllarca evimizin duvarında ve kütüphanemizde o günlerin ölümsüz tanığı olarak yer aldı. Orta sayfadaki kutsal emanetleri, tanınmış ressamlarımızın manzara ve natürmortlarını, İstanbul’un tarihi yapılarını, önemli kişilerin portrelerini hala büyük bir zevk ve inatla saklamaktayız.

Ses Dergisi,  Hayat Dergisi’ne benzeyen daha hafif, popüler yanı ağır basan bir yayın organıydı. Kapak resimleri o dönemin tanınmış sanatçılarına aitti. Ses Dergisi özellikle düzenlediği yarışmalar ve sanat dünyamıza kazandırdığı sanatçılarla önemli hizmetler veriyordu.

Dönemin mizah dünyasında Yusuf Ziya Ortaç’ın çıkardığı Akbaba dergisi en önemli yayın organıydı. 60’lı yıllarda bir süre yayınlanan Aziz Nesin’in Zübük dergisi bizim favorimizdi. Her sayısını ilgi ile izliyor, biriktiriyor, arada bir küçük yarışmalara katılıyorduk.



VARLIK, YEDİTEPE, ÇAĞRI

Sanat dergisi olarak Varlık, Yeditepe, Hisar, Çağrı anımsayabildiğim dergilerdi. Büyük boy bir dergi olan Varlık, yalnız o dönemin değil cumhuriyet tarihinin en önemli sanat dergisi olarak hizmet veriyordu. Varlık’ın yazılarını okumaya, anlamaya, onlara benzer bir şeyler yazmaya çalışıyorduk. Varlık Yayınları ise, bizden önceki dönemde Milli Eğitim Bakanlığı tarafından basılan klasiklerle beraber okuma hayatımızın asıl kaynağını oluşturuyordu. Önceleri 75 daha sonra 80 ve 100 kuruş olan varlık yayınlarını ya yeni alıyor veya ikinci el olarak kitap pazarından sağlıyorduk.

Sanat dergileri içinde Fevzi Halıcı’nın Konya’da çıkardığı Çağrı’nın benim için ayrı bir yeri vardı. Bu derginin 1962 yılında yayınladığı ‘Çağrıda Yeniler’ isimli şiir kitabında kabul edilerek basılan ‘Ya Kayarsa Ayağım’ isimli çocuk şiirim, hayatımın ilk ve tek basılı şiiri olarak bana, bu güne kadar devam eden bir gurur veriyordu.

O yılların en önemli magazin dergilerinden biri Yelpaze, diğeri de Pazar’dı. Yelpaze, daha çok kadınların okuduğu kaliteli bir kadın ve moda dergisiydi. Öte yandan açık saçık kadın fotoğrafları nedeni ile bizlerden uzak olan ve evlerimize girmeyen Pazar ‘ın gençler arasındaki adı ‘Asker Dergisi’ydi.



PAZARYERİ

Her pazar günü, ilk Osmanlı valisi olan Bıyıklı Mehmet Paşa’nın (1516-1520) yaptırdığı Kurşunlu Cami’nin (Fatih Paşa Camisi) arka tarafındaki geniş alanda kurulan pazaryeri,  Diyarbakırlıların hayatında çok önemli bir yeri vardı. Pazaryeri, erken saatlerden itibaren tıklım tıklım dolan, hemen hemen her şeyin alınıp satıldığı bir alandı. Özellikle kitaba, antikaya, el yapımı ürünlere ve güvercine meraklı her kesimden insanın bir araya geldiği,  görüştüğü ve alış veriş yaptığı, adeta bir buluşma yeriydi.

Pazaryerinde eski ev eşyası,  mutfak eşyası, eski giysi ve ayakkabı, alçıdan boyanmış hayvan heykelcikleri (özellikle güvercin), üzerlik, elle yapılmış ve boyanmış şahmaran resimleri, kafesler, edebi kitaplar, ikinci el ders kitapları ve güvercinler alınıp satılırdı. Pazaryerinin bazı bölümleri satılan mallara göre farklılık gösteriyordu. Özellikle güvercin alıp satanların yeri değişmez olarak pazaryerinin batı yönündeki Kurşunlu Cami’ye yakın olan duvarın dibiydi. Cambaz denen profesyonel satıcılar tarafından satılan cins güvercinler görücüye çıkar, deneme için uçurulan güvercinlerin havada dönüşleri, takla atışları ve tekrar dönüşleri ilgi ile izlenirdi. O dönemlerde henüz şehir içinde çok katlı yapılanma olmadığı için, evlerinde güvercin besleyen çok insan vardı. Toprak damlardan uçurulan güvercinlerin seyri, bu işle profesyonel veya amatör olarak uğraşanlara yeteri kadar zevk veriyordu.

Satıcılar, ya devamlı meslek olarak bu işi yapar veya amatör olarak arada bir uygun gördükleri şeyleri getirip satarlardı. Alıcılar önce pazaryerini genel olarak dolaşır, sonra ilgi duydukları yere gelip alış veriş yapardı. Ben bile bir defasında annemin fazladan ördüğü yün çorap ve eldivenleri büyük bir heyecanla sattığımı ve o parayla anneme el yapımı mutfak bıçağı aldığımı anımsıyorum. Henüz fabrikasyon bıçakların kolay bulunmadığı o günlerde el yapımı bıçaklar mutfakta kadınların işlerine çok yarayan gereçlerden biriydi.



PAZARDA  BİR  MUCİZE :  TÜKENMEZ KALEM !

Bizlerin tükenmez kalemle tanışması da, o pazar yerinin bir tezgahında olmuştu. Satıcının  yerdeki kağıtlar üzerine yaydığı, mavi renkli, altı yüzeyli, uzun, kapaklı kalemlere şaşkın şaşkın bakan bizlere, biraz bilgiç, biraz da ukalaca; “Bunlara tükenmez kalem diyorlar. Mürekkep doldurmaya gerek yok, yaz yaz bitmez. İstanbul’dan getirdim” demesinden hiç rahatsız olmadan bu yeni icadı denemiş, fiyatına bakmadan satın almıştık. Aynı yılın Şubat ayında İstanbul’da yüksek öğrenim gören abimin, sömestr tatilinde getirdiği tükenmez kalemlere hem sevinmiş hem de bu yeni icattan haberdar olduğumuzu söyleyip hava atmıştık.



VARSA YOKSA KİTAP

Pazarda beni en çok ilgilendiren, birçok kitabın rahatlıkla bulunabileceği ve alınabileceği kitap bölümüydü. Çünkü, kitap okuma alışkanlığı başlayınca, kitap bulmak ve okumak ihtiyacı iflah olmaz bir hastalık haline geliyordu. Bu konuda isteyene ilaç hazırdı. Fatih Paşa Mahallesi,  Kurşunlu Cami yakınındaki  Pazaryeri’ bu işin merkeziydi.

Yerlere yayılan kağıtların üzerine her türlü kitap; çoğu okunmuş ikinci el roman, şiir ve hikaye kitapları, batı edebiyatından çeviri tiyatro eserleri ya da değişik yayınevlerinin yayınladığı sanat ve tarih dergileri konurdu. Beğendiğim kitapları sıkı bir pazarlıktan sonra alır, büyük bir heyecanla eve getirir, okuduktan sonra da kütüphaneye koyardım. Bu dönemde satmaya hiç kitap götürmemenin gururunu hala yaşarım.

Bazı kitaplar ya hiç okunmamış ya da okunmasına rağmen çok iyi durumda olurdu. Bazılarında ise, ilk alanın adının ve aldığı tarihin kitabın ilk sayfasında bulunması, beni aynı alışkanlığa devam edecek kadar etkilemişti. Bugün hala aldığım her yeni kitaba isim ve tarih yazmamda o günlerin etkisi olduğuna inanıyorum.

Aldığım kitaplar içinde Milli Eğitim Bakanlığı Klasikleri, Rus ve Fransız Klasikleri, yerli veya yabancı yazarlara ait romanlar, tiyatro eserleri, küçük boy tarihi kitaplar, şiir kitapları, değişik konularda basılmış kitaplar, hatta harf devrimi sırasında yeni yazının öğretilmesi için basılmış kitaplar bile vardı. Özellikle küçük boy Varlık Yayınları benim için çok önemliydi. Bu yayınların çoğunu ikinci el, bazılarını tek tek veya toptan birinci el olarak alırdım. Yeni kitap için en sık başvurduğumuz yer Ulu Cami karşısındaki “Kısmet Kitabevi” idi. Toptan alımlarda kitap başına beş veya on kuruş indirim benim için çok önemliydi..



BÜTÜN DÜNYA VE DALE CARNEGİE

O dönemin güncel kitapları arasında genel kültür bakımından önemli yayın olan Bütün Dünya’nın özel bir yeri vardı. Bütün Dünya, tercüme edilmiş bir Amerikan yayınıydı. Her konuda değerli bilgiler, edebi yazılar, ansiklopedik notlar vardı. Bizim için sanki Amerika’yı görmemizi sağlayan bir gözlem aracı gibiydi.          

Bir kişisel gelişim uzmanı olan Dale Carnegie’nin kitapları da modaydı. ‘Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı’, ‘Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak’ gibi güzel ve etkileyici  bir dille yazılmış kitapları bütün dünyada çok tutunuyordu. Daha sonra Amerika’da kurulan Dale Carnegie  Enstitüsü, bu alandaki çalışmalarını  hala sürdürüyor.

Pazaryerinde okul döneminin başında, kullanılmış orta öğretim ders kitapları alım satımı da yapılıyordu. Öğrencilerin, bu tip kitapları sıkça değişmediği ya da büyük değişiklik olmadığı için kullanmaları mümkündü.

O yıllarda birçok  afiş ve edebiyat yayınının  kapağında bulunan dönemim ünlü grafikerleri   İhap Hulusi ile Münif Fehim’in  özgün çizgileri zamanla değeri artan birer sanat eseri gibiydi.



KİTAP ONARIMI BİZİM İŞİMİZ

Kitapların çoğu, küçük harflerle yazılı kaliteli olmayan 3. hamur kağıda basılmış eserlerdi. Kitap kapakları yırtık veya sökük ise bunları büyük bir dikkatle yapıştırmak ya da ciltlemek gerekiyordu.

Elimizde doğru dürüst yapıştırıcı olmadığı için, aktardan aldığımız sarı renkli, iri damlacıklar halindeki zamkı suya koyar, eritir, sonra da sayfaları veya kapağı yapıştırmak için kullanırdık.

Ciltleme için  ‘Çiriş’ denen sarı bir toz kullanılırdı. Bu tozu da suda eritir, temiz bir beze sürer, kitabın üst ve alt kapağını iki, üç parmak geçecek şekilde bezle sarar sonra da sıkıca yapışması için üzerine bir ağırlık bırakır, sabaha kadar bekletirdik.

Yıllar sonra çıkan  Uhu’ marka yapıştırıcı bizim için inanılmaz bir icattı; temiz, basit ve etkiliydi.

Sanırım 70’li yılların başında o pazaryeri dağıtıldı, boş araziye yanındaki tarihi Kurşunlu Camiye yakışmayan çirkin binalar ve bir sağlık ocağı yapıldı. Yıllar sonra gittiğim o eski pazaryerinin yakınındaki sokak aralarında sadece eski giyim eşyalarının satıldığını görmek dolu dolu yaşanan bir kültür döneminin artık geçmişte kaldığını gösteriyordu.



OKUMA  SEVGİSİ

İşin doğrusu, şimdiki gibi internet ve televizyonun olmaması bir yana gazeteye ulaşmanın bile sınırlı olduğu o dönemde bilgi edinmenin önemli yolu da kitap okumaktan geçerdi. Birçok evde özellikle kış geceleri gençlerin hikaye ve roman okumasıyla ev halkının topluca dinleme alışkanlığı vardı. Okunan kitaplarda sıra, önce dini hikayelerden başlar, zamanla basit polisiye romanlarına, daha sonra yerli ve en sonunda yabancı edebi eserlere uzanırdı.



HAZRETİ ALİ’NİN CENKLERİ

Bizim evde de aynı sıra izlendi. 1901 doğumlu rahmetli babam, birinci dünya savaşı nedeni ile Sultani İdadi’nin 1. sınıfından ayrılmak zorunda kalmış, ancak okumadan ömür boyu kopmamıştı. Çocukluk günlerimizde özellikle kış aylarında her gece evimizde kitap okunurdu. Hazreti Ali’nin, Hazreti Hamza’nın Cenkleri, Zaloğlu Rüstem, Ebu Müslim-i Horasani’nin hayatı, Battal Gazi gibi kitaplarla başlayan okuma alışkanlığı iflah olmaz bir hastalık gibi ilerliyordu. Özellikle Hz Ali ve Hz. Hamza’nın cenkleri okunurken kafirlerle karşı karşıya gelen kahraman için dua okunur, kafirin bir vuruşta kafası kesilince de derinden bir ‘Ohh’ çekilirdi. Hepimiz Hz. Ali’nin çatal uçlu kılıcı ‘Zülfikar’ ve atı ‘Düldül’ü görsek tanıyacak kadar bilirdik. Hikaye okunurken gözümüzün önünde çöller, vahalar, hurma ağaçları, o çağlara göre giyinmiş başları miğferli savaşçı atlılar, etrafı surlarla kaplı büyük bir demir kapısı bulunan kentler canlanırdı. Yıllar sonra Van ile Hakkari arasında yer alan Hoşaf Kalesi’nin muhteşem kapısını gördüğümde hayallerimin ne kadar gerçeğe yakın olduğunu gördüğümde sevinmiştim. Hikayelerde, iki ordu karşılaştığı zaman önce her iki tarafın en yiğit askerleri kılıç, kalkan ve gürzleri ile karşılıklı dövüşür, en sonunda iki ordu birbirine girerdi. Neyse ki sonunda İslam orduları hep galip gelirdi.



ŞERLOK HOLMES, NAT PİNKERTON, CİNGÖZ RECAİ

Bir süre sonra  Şerlok Holmes, Nat Pinkerton, Cingöz Recai gibi 16 sayfalık kısa macera kitapçıklarına sıra geldi. Nat Pinkerton ve Şerlok  Holmes’in maceralarını ilgiyle izliyor, suçlunun kim olduğu konusunda yorumlar yapıyor, en sonunda hikaye kahramanının ince zekası ile sorunu çözmesini hayranlıkla karşılıyorduk.

Peyami Safa’nın, Servet Bedi takma adıyla yarattığı kahraman Cingöz Recai, bizden biriydi. Cin gibi zekası ile hem kendini saklamasını biliyor hem de yapacağı soygunları kurnazca gerçekleştiriyordu. 

Çocuklar ve gençler;  Arı Maya, Kon Tiki, Define Adası, Don Kişot, Robison Kruzoe, Julne Verne’in kitapları gibi, klasik çocuk ve macera romanlarını ilgi ile okurken, genç kızlar hayatlarının en romantik çağında Kerime Nadir, Muazzez Tahsin Berkant’ın eserleri ile uykusuz geceler geçiriyordu. Julne Verne’in kitapları hem hayal dünyamızı zorluyor hem de sürükleyici maceraları ile bizi kendisine bağlıyordu. Bu kitaplardaki karakalemle çizilen resimler ayrı bir ilgi kaynağıydı. Romanda geçen bir olay ya da kahraman ara sayfalarda açık- koyu renkli, uzun- kısa çizgilerle öylesine merak ve ilgi uyandıracak şekilde çiziliyordu ki, o resimlere bakmak bile ayrı bir zevk ve yorum şansı veriyordu.



“İKİ ÇOCUĞUN DEVRİALEMİ”

Çocukluk anılarımda ‘İki Çocuğun Devrialemi’ kitabının özel bir yeri vardı. Pazar yerinden aldığım 1952-1955 yılları arasında Güven Yayınevi’nce basılan, iki kitap halinde satılan, 10 ciltlik bu macera kitabını bir yaz tatilinde sindire sindire okumuştum. Bu durum, yeğenlerime ( ailede benden büyük evli dört ablam olduğu için yeğen çoktu ) boş zamanlarımda hikaye anlatmam için yeterli malzemeyi fazlasıyla sağlıyordu. Bulutsuz masmavi bir gökyüzü altında geçen, uzun, sıcak yaz günlerinde yeğenlerimin en büyük zevki, benden heyecanlı macera dolu hikayeler dinlemekti. Şehirdeki evimizin nispeten serin taş odası, kilere giden koridor ya da merdiven altında anlattığım saatlerce süren hikayelerin çoğunu Jano, Yanik ve köpekleri Sültan’ın dünyanın dört bir yanındaki maceraları oluşturuyordu.



JAPON İŞİ JİU JİTSU

Pazaryerinden alıp okuduğumuz bir diğer ilginç kitap ta, yakın dövüşü öğreten ‘Jiu Jitsu’ isimli kitaptı. O yıllarda henüz karate gibi uzak doğu sporları yeterince bilinmediği için Jiu Jitsu, fazlasıyla ilgimizi çekmişti. En azından bilek kurtarma, karşıdakinin kolunu kapma, yere devirme gibi o yaşlarda hoşumuza giden numaraları öğrenmekten ve birbirimize karşı uygulamaktan büyük bir zevk alıyorduk. Nedendir bilinmez, Jiu Jitsu ülkemize daha erken gelmesine rağmen diğer yakın dövüş sporları gibi popüler olmadı ve unutuldu gitti.



AİLELERİN AĞLAMA DUVARI,  KEMALETTİN TUĞCU

Kemalettin Tuğcu’nun kitapları yalnız bizim ailede değil,  bütün komşu ve tanıdıklarda inanılmaz bir fırtına gibi esiyordu. Kitaplar elden ele geziyor, toplu halde okunuyor, ailece gözyaşları arasında dinleniyor, dualar ve beddualar arasında yorumlar yapılıyor, özel dersler çıkarılıyordu. Bu kitaplar,  çocukların hatta başta kadınlar olmak üzere sıradan insanların insani duygularına çok etkili şekilde sesleniyordu.

Bir dönem, Nihal Atsız, Enver Behnan Şapolyo ya da Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun romanları ile Orta Asya’da uzun saçlarımız, kalpağımız, kılıcımız, kımızımız ve atımızla Çinlilere ve kötü adamlara karşı Türk olmanın verdiği gururla savaştık, sonra bir anda Mişel Zevako’nun Pardayanlar’ı gibi uzun, ince uçlu tahta  kılıçlarımızla şövalye olmaya özendik.

Daha sonraları tanınmış Türk hikaye ve romancılarının eserleri ile tanıştık. Ömer Seyfettin, Hüseyin  Rahmi Gürpınar, Reşat Nuri Güntekin, Halide Edip Adıvar  gibi en bilinen  yazarların kitapları okuma alışkanlığımızı pekiştirdi. Ortaokul ve Lise yıllarında sömestr tatilinde verilen, bir roman okuma ve özet çıkarma ödevi için genellikle Çalıkuşu ya da Sinekli Bakkal’ın seçilmesi o kuşakların büyük çoğunluğunun en azından bu iki önemli kitabı okumasını sağlıyordu.



HAYAT ANSİKLOPEDİSİ’NİN SÜRPRİZİ

60’lı yılların başında basılan Hayat Ansiklopedisi, o günlerin koşullarına göre ulaşabileceğimiz en değerli bilgi kaynağıydı. Şevket Rado’nun önsözüyle basılan ve toplam 10 cilt olan Hayat Ansiklopedisi’nin benim için en büyük sürprizi, Diyarbakır maddesinde yatıyordu. ‘Eski bir Diyarbakır Sokağı’ olarak basılan fotoğrafta evimizin yer aldığı Ulu Cami Mahallesi Müze Sokak görülüyordu. Sokağımız ve soldan ikinci kapı olan 7 numaralı evimiz bir bakıma belgelenmiş yani kayıtlara geçmiş oluyordu. Uzun yıllar değişmeden kalan, tipik mimari özelliklere sahip sokaklar ve evler maalesef 1970 li yıllardan sonra süratle yok olmaya başladı. O günlere ait az sayıdaki belgesel fotoğrafın yanı sıra Hayat Ansiklopedisindeki fotoğraf benim için özel bir önem kazandı.



YENİ BİR DÜNYA; ORHAN KEMAL, YAŞAR KEMAL

Nihayet bu dönemden sonra benim önümde inanılmaz bir dünya açılıyordu; Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Sait Faik, Mahmut Makal, Aziz Nesin, Tarık Dursun K, Fakir Baykurt, Tarık Buğra, Halikarnas Balıkçısı  gibi yazarların dünyası…

Bu yazarlar içinde beni en çok etkileyen Orhan Kemal’di. Pazardan ikinci el olarak aldığım   Suçlu’ romanını bir yaz günü nasıl büyük bir açlıkla okuduğumu ve nasıl etkisinde kaldığımı anlatamam. ‘Devlet Kuşu’ ve  Bereketli Topraklar Üzerinde’  okuma zevkimin son noktasıydı. Yaşadığımız yerin yaz sıcağının da etkisi ile kendimizi Çukurova’ da, Adana sokaklarında, dokuma fabrikalarında veya Ceyhan Nehri kıyılarında yaşıyor zannediyorduk.

Aziz Nesin’in, toplumumuzun her kesimini ilgilendiren olayları basit, anlaşılır, enfes bir mizahi dille  yazdığı hikayeler, edebiyatımızın en güzel mizah örneği kabul ediliyordu. Aziz Nesin ismi öylesine mizah çağrıştırıyordu ki bir kitabının arka kapağındaki Zoşçenko ismini önce bir Aziz Nesin hikayesi adı sanmış, ancak daha sonra onun tanınmış bir Rus mizah yazarı olduğunu öğrendiğimde mahcup olmuştum.

O dönemdeki Yeditepe,  Çağlayan, Varlık, Tarih, Toprak, Ekincigil, Dünya Yayınları,  İnkilap Kitabevi,  Remzi Kitabevi,  Atatürk Kütüphanesi-Sel Yayınları, Altın Kitaplar, Yıldız Yayınları, Türkiye Yayınevi, MEB Devlet Kitapları, Çocuk Romanlar Serisi kültür dünyamızın oluşmasında yapı taşları olarak önemli görevler yaptı.

Bugün kütüphanemdeki 50 ve 60’lı yıllardan kalan kitaplar, eskiliklerine ve yıpranmışlıklarına rağmen, o yılların ölümsüz tanıkları olarak değeri giderek artan şekilde yaşamlarını sürdürüyor. O dönemlerde bu kitapların basıldığı yayınevlerinin birçoğu ise artık birer tarih olmuş durumda.

24 Mayıs 2011 Salı

RAMAZAN GELDİ, BAYRAM GELDİ, HOŞ GELDİ !




RAMAZAN  GELDİ,   BAYRAM GELDİ,  HOŞ GELDİ !




Çocukluk ve gençlik çağında yaşanan ramazan ve dini bayramların herkesin anılarında  özel bir yeri vardır. Özellikle çocukluk ve gençlik günlerimin geçtiği, toplumsal hayatın ve sosyal ilişkilerin henüz bugünkü gibi değişikliğe uğramadığı, geleneksel ilişkilerin ve davranışların geçerli olduğu 50’ li, 60’ lı yıllardaki ramazanlar ve bayramlar benim de anılarımda ayrı bir yer kaplar.

Bizim gibi şehirleşmiş ancak fazla modern olmayan ailelerde, ramazan hangi yaştan olursa olsun her kes tarafından benimsenen ve baştan sona  kurallarıyla yaşanması gerekli sayılan kutsal bir ay olarak kabul edilirdi. Geleneksel şartlanma, yaşanan aile ve çevrenin etkisi ile çocuklar bile ramazanın ve bayramın ayrıcalığını bilirdi.  Bu davranışların çocuklar tarafından benimsenmesi ve sürdürülebilmesi için, çocukluktan başlayarak gereken ortamı hazırlamak da aile büyüklerin görevi arasındaydı.



ANALARDA ÇARE TÜKENMEZ

Çocuklar ramazan, sahur, iftar ve özellikle bayram gibi ilgi çeken  törensel olayları sevdiği  için oruç tutmaya ve sahure kalkmaya olumlu bakardı. Ancak çocukların bu iyi niyetli isteklerine karşın zevkli bir  sahurden sonra ertesi gün    öğleye doğru açlık etkisini gösterip  güç ve  takattan  düşünce  ustaca devreye girmek ve  uygun çözümlerle durumu idare etmek annelere  düşerdi. Bu  ramazanı tam tutmasa bile seneye tutabileceği,  bugün orucunu yemenin   çocuklarda günah olmayacağı şeklindeki inandırıcı sözler, acıkmış çocuğun  da işine geldiği için  can simidi gibi sarıldığı açıklamalardı. Tabii ki bu durumun  kimseye söylenmeyeceği garantisi de çocuklar için önemli bir güvenceydi.


             
YARIM GÜN ORUÇ

Çocukların yaşına göre uygulanan, hem çocuğun hem de annenin işine gelen bir diğer uygulama yarım günlük oruçtu. Evin büyükleri büyük bir ciddiyetle   ‘ Bak, bu gün yarım gün tutacaksın, yarın da yarım gün tutarsan eder sana bir tam gün. Allah bunu da kabul eder ’, sözünün ardından, hem çocuk öğleye kadar zor dayandığı açlığını tıka basa yiyerek giderir, hem de ana baba çocuğun orucu öğrenmesini onu zora sokmadan başarmış olurdu. Bir diğer yöntem, sadece ramazanın başı, ortası ve sonunda 3 gün oruç tutturmak.  ‘Çocukların orucu üç gündür. Üçün sonuna bir sıfır koysan eder 30 gün. Allah da bunu kabul eder ’, demekti. Özellikle okula giden ve ders çalışması gereken çocuklara da, ya gün aşırı  oruç tutturulur ya da ‘Yok, senin bugün sınavın var. Oruç tutsan günah olur. Sınavın geçsin yine tutarsın’ yorumu herkesin işine gelirdi. Sonuç olarak ana babada çare tükenmezdi.

İlk defa oruç tutan çocukların, kimi evlerde akşama yakın büyüklerin sırtında taşınarak ödüllendirilmesi  güzel ve unutulmaz anılardan biriydi.  Bu durum çocukların çok hoşuna gider, iftar açıldığı zaman herkes küçük çocuğa özel bir ilgi gösterir, hatta hediyeler verirdi.



NİYET ETTİN Mİ ?

Her  ramazanda yapılan niyet  tartışması da ayrı bir konuydu. Orucun niyetini ramazan başında bir defa mı yapmak doğrudur, yoksa her gece yeniden niyet tutmak mı lazım tartışması hiç eksilmezdi. Arada bir “Yok! Her gece, sahurda yatarken niyet etmemişsen, orucun olmaz “ diyen fanatiklere karşın baştan niyet edildiği için sahura  kalkmanın yeterli olduğu daha kabul görürdü.

Elde olmayan nedenlerle arada bir sahura geç kalkılırdı. Ezan veya davul sesi ile kalkılıyorsa bu sesler duyulmamıştır ya da çalar saat yanlış ayarlanmıştır, belki de saatin zili veya komşunun duvara vurma sesi kimseyi uyandırmamıştır. Bu durumda hala az da olsa bir vakit varsa süratle bir şeyler atıştırılır, su içilir ve yatılırdı. Sahur tamamen geçmiş ise artık sahursuz oruç tutmaktan başka çare kalmamış demekti.



SAHUR, ORUÇ VE  İFTAR

Oruç tutulsun ya da  tutulmasın ramazanın bütün çocukların sevdiği ve katılmak istediği en güzel iki durağı sahura kalkma ve iftar vaktiydi.  Sahur ayrı bir törendi; uykunun en tatlı anında evin büyükleri sizi uyandırıyor,  uykulu gözlerle yataktan önce istemeyerek kalkıyorsunuz,  yüzünüzü aceleyle yıkıyorsunuz,  içerdeki odada her şey hazır sizi bekliyor. Yaz aylarında  avluda, kış aylarında sıcak bir odada soba hazır, sofra hazır, özel yemekler hazır. Biraz sonra uykunuz tamamen kaçıyor ve büyük bir zevkle ve ayrıca adam yerine konmuş olmanın hazzıyla sahuru yiyorsunuz. Sonra tekrar yatma zamanı. Çok yemişseniz veya ağır yemekler almışsanız yatakta biraz kıvranıyorsunuz. Ama sonunda yeniden uykuya teslim oluyorsunuz. Büyükler sabah namazını kılarken siz yeni kısa uykunuza dalıyorsunuz. Sabah mideniz biraz rahatsız ve şişkin ama huzurlu bir şekilde zor da olsa kalkıyorsunuz.

Gündüzlerin kısaldığı kış mevsiminde oruç tutmaya alışmanın kolay, hatta bir süre sonra alışkanlık haline geldiği Diyarbakır’da  yaz aylarında ise sabahın 4 ünden akşamın 8 ine kadar aç kalmak daha önemlisi susuz kalmak gerçekten kolay değildi ve büyük bir fedakarlıktı. Hele temmuz ve ağustos aylarında sıcaklığın 40 lı dereceleri geçtiği uzun günlerde oruç tutmak ancak gelenek, görenek ve dini inancın büyüklüğü ile açıklanabilir bir durumdu. Öğleden sonra eve erken gelmek, serin yerlerde dinlenmek, devamlı duş almak sıkça başvurulan yöntemlerdi.

Mahallede oruç tutmayan çocuklar kınandığı için hemen herkes orucum derdi. Oruçlunun dili uzun açlık döneminin ardından beyaz bir tabakayla kaplandığından, oruçlu olduğunu iddia edenlerin kontrolü öncelikle  dil muayenesi ile yapılırdı. Kaçamak yapan çocuklar için oruçlu numarası yapmanın en sık başvurulan hilesi, evde gizlice yoğurt yemek ve ağzı tam temizlemeden sokağa çıkıp meraklı çocuklara büyük bir övünçle dilini göstermekti.





İFTAR TOPU

Oruçlu çocuklar  için iftarı beklemek ayrı bir olaydı. İftara yakın dakikalarda evlerin pencere, balkon veya avlularından görülebilen bir minare devamlı olarak gözetlenir, minarenin ışıkları yandığı an  ‘İftar vakti !’ diye haber verilir,  minarelerin görülmediği yerlerde ise iftar topunun sesi veya ezan sesi beklenirdi.

Şehir içinde yüksek  yapılaşma olmadığı için 50’ li, 60’ lı yıllarda her evin damından çepeçevre  bütün surlar ve İçkale görülürdü. Yaz akşamları damda  iftar zamanı minare ışıklarını ve iç kaleden atılacak topun önce alevini sonra sesini  izlemek mümkündü. İftar topu, Ulu Cami minaresindeki  müezzinin salladığı bayrağı gören İçkale’deki görevli  tarafından patlatır,  kurusıkı doldurulan topun  sesi zaten sur içine sıkışmış şehrin her yerine kolaylıkla ulaşırdı.



TEBERRÜK   MEYVE  HURMA

Kolay bulunan ve sık yenen bir meyve olmadığı için hurmanın ramazanda ayrı bir yeri vardı. Ancak Hicaz’a gidenler tarafından getirilir, tanıdıklara en değerli hediye olarak kısıtlı dağıtılırdı. Hicazdan geldiği için kutsal veya bizim tabirle ‘Teberrük’ kabul edilir, bir kısmı özel olarak beze sarılarak sandıkta saklanırdı. Büyük bir merak ve zevkle tadına varılarak yenir,  çekirdeği bile çöpe atılmaz toprağa gömülürdü. Günümüzde artık sıradanlaşan ve her çeşidi beğenilmeyen hurmanın o günlerdeki anlamı  ve anısı benim için değerini yitirmeden devam etmektedir.
 


ARTIK BÜYÜDÜN,  ORUÇ VE NAMAZ VAKTİ !

Küçük çocuklara gösterilen hoşgörü, ilkokuldan itibaren yerini artık erişkin olmaya başlamış, dolayısı ile dini görevlerini öğrenmesi ve yerine getirmesi gereken gençlere gösterilemezdi. Bu nedenle ramazanda ortaokul ve özellikle lise çağındaki öğrencilerin oruç tutup namaz kılmaları doğal olarak beklenen bir durumdu. Gençler de bunu bildikleri için kendilerini oruç ve namaza hazır hissederdi.



TERAVİH

Biz öğrenciler için,  niyetimiz yoksa vakit namazlarını kaçırmak kolaydı. Ancak teravih namazı, gösterişi, çekiciliği ve  mahalle gençlerinin akşam iftardan sonra bir araya gelme fırsatı verdiği için önemliydi.  Ulu Cami Mahallesi çocukları grup halinde Ulu Cami’de buluşur, Hanefiler tarafında cemaatın en arka safında yan yana oturur,  namaz başlayana kadar geçen zamanı  günlük havadisler ve  dedikodularla doldururduk. Önümüzdeki erişkinlerin arkaya dönüp bizleri önce kibarca, sonra sertçe uyarmasını pişkinlikle geçiştirirdik.  Daha sonra başlayan 20 rekatlık namaz,  çok geçmeden otomatik bir hareket zinciri haline gelir, rekatlar birbirine karışır, okunan süreler artık düşünülmeden ağızdan ezber olarak dökülürdü. Her namazda mutlaka gülünecek ya abartılı bir hareket veya söz olur,  gülme krizi başlayınca da  kendimize tutmaya çalışmamıza  rağmen, koca caminin sessizliği içinde ıhlıya pıhlaya gülmeye başlamamız kaçınılmaz olurdu. Ancak bir defasında bir arkadaşımızın  yatsı namazından sonra kılınan ‘Vutür Vacip Namazı’ nın  üçüncü rekatında dalgınlıkla  oturacağına ayağa kalkması ve hatasını anlamasına rağmen namaza ayakta devam etmesi tam bir ‘Cami Efsanesi’ oldu. Koca  Ulu Cami’de ön saftakilerin anlamadığı bir tek kişinin  ayakta ve  namaza devam etmesi tablosu, biz arkadakilerde önce şaşkınlık  sonra inanılmaz bir gülme krizine yol açtı, derken ne dua kaldı ne namaz…

Genelde cemaatın kalabalık olduğu cuma ve bayram  namazlarının  önemli risklerinden birisi de namaz bittikten sonra çıkışta ayakkabınızı bulamamak veya size bırakılan eski  ayakkabı ile yetinmenizdi. Maalesef her ramazan ve bayram namazında bu tip olaylarda  büyük bir olasılıkla  kendine göre bir adalet anlayışına sahip fakir bir vatandaşın uygulamasına kurban gidilirdi. Ortada hiç ayakkabı kalmamışsa ödünç alınan  takunya ile evre gidilir, takunya daha sonra tekrar alındığı yere götürülürdü. Geriye eski bir ayakkabı bırakılmış ise onunla  eve kadar gidip gitmemek artık sizin keyfinize  kalmıştır. Bir bayram sabahı bir gün önce alınan ve  namazdan sonra  yok olan altı  kauçuk siyah ayakkabımı bugün görsem tanırım.



RAMAZAN VAAZLARI

Ramazan ayı anılarından birisi de uzun yaz  günlerinde Ulu Cami’de ikindi namazından sonra tanınmış  Müftü Hacı  Halil Efendi’nin verdiği unutulmaz  vaazlardı. Henüz ses düzeni ve mikrofon adeti olmadığı için vaizin bütün cemaatın duyacağı şekilde bağırmak zorunda olduğu o dönemlerde  müftümüz, Ulu Cami’nin geniş avlusunda  gür sesi ve mükemmel etkileyici hitabeti ile saatlerce konuşur, insanları heyecanlandırırdı. Mahallede oynarken  Müftü Efendi’nin sesini duyan biz mahalle çocukları bile  Hadi Camiye gidelim…’ diyerek  dinleyenlerin arasına karışırdık.



CAMİDE CÜZ OKUMA VE HATİM BAĞIŞLAMA

Ramazanda okul dönemimiz sabah ise, öğle veya ikindi namazını takiben Ulu Cami’nin Hanefiler tarafında, cüz dinlemeye ve hatim indirmeye gitmek de ayrı bir dinsel törendi. Öğle namazından sonra  ana minberin olduğu orta  kısımda, ikindi namazından sonra ise  kütüphaneye yakın kısımda  kürsüye çıkan ve her gün bir cüz okuyan hafızı önümüzdeki  Kuran’dan takip ederek cüz okurduk. İsteyen kendisine  uygun vakitteki gruba  katıldığı için her iki vaktin izleyicileri farklıydı. Kuran’daki 30 cüz günde birer cüz okunarak tamamlanır, bayram akşamı da hatim duası yapılırdı.

Hatim okuma törenine katılmak isteyen kişiler, ramazanın ilk gününden itibaren vakit namazından sonra, yanlarında getirdiği veya camide bulunan Kuran’lardan birini alarak kürsüye çıkan hafızı görecek şekilde daire şeklinde yere otururlardı. Bizim gibi çocuk ve gençler, genellikle evden getirdiğimiz kendi Kuran’ımızla okumayı takip ederdik. Kuran’ın ilk kısımlarının sureleri uzun olduğu için arada bir dikkatimiz dağılıp hafızı takip edemediğimizde  hemen  göz ucuyla, yanımızdakinin bakışından sayfa yerini tahmin eder veya  sayfanın sonuna geçer, hocanın bize yetişmesini beklerdik. Zamanla günler ilerleyip sureler kısalınca takip kolaylaşır,  özellikle son günlerde katılım artar, insanlarda heyecan ve ilgi üst düzeye varır, yasin gibi bilinen sureleri birçok insan ezbere tekrarlardı. Ramazan ayı 29 çektiği zaman, bayrama yakın bir günde 2 cüz okunarak denge sağlanırdı.

Ramazanın son günü çok özeldi. Son cüz okunduktan sonra törenle hatim duasına geçilirdi. Bütün cemaat gerçekten içten gelen bir coşkuyla son sureleri okur, salavatlar getirir, duanın her cümlesini uzun ve içten gelen ‘Amin..’lerle tamamlardı. Bu arada cemaatın çoğunun gözleri yaşarır, ağlayanlar, fenalaşanlar olurdu. Dua bitince herkes ilahi bir huzur ve sevinçle ayağa kalkar, yeni ramazanlarda buluşmak üzere yarınki bayram telaşı içinde evinin yolunu tutardı.

Ramazan ayının bir diğer dinsel töreni de evde yapılırdı: ‘Hatim İndirme’ veya ‘Cüz Okuma’.  Ailelerin çoğu çocuklarına evde veya mahalle mekteplerinde Kuran okumayı öğrettikten sonra sıra  bütün Kuran’ın tümünün okunmasına yani hatmine gelirdi.  Kuran tam olarak bittiği zaman buna ‘Hatim İndirme’ denirdi ve özel bir tören ve hediyelerle kutlanır, çoğu zaman da hatim hediyesi olarak o çocuğa yeni bir Kuran alınırdı. Kuran okunmaya başlarken ve sonunda  büyük bir saygı ile üç defa öpülür ve başa konarak kutsanırdı. 




SAKAL-I  ŞERİF

Ramazan ayının bir diğer önemli olayı da kutsal  Sakal-ı  Şerif’ in ziyarete açılmasıydı. Anadolu’nun birçok yerinde olduğu gibi Diyarbakır’da da bazı camilerde ve tanınmış ailelerin evinde bulunan ‘Sakal-ı Şerif’ daha çok kadir gecesine yakın günlerde halkın  ziyaretine açılırdı. İleri gelen din adamları, belirlenen saatte salavat ve dualarla özel bohçası ve koruma kutusundaki sakal-ı şerifi açar ve sonra ziyaret törenini idare ederdi. Törenin düzenli olması için bir gurup erkek  iki yana sıralanır, gelen kişileri tek tek ileri doğru yönlendirirdi. Oluşturulan koridorun tam ortasında en kıdemli hoca elinde tuttuğu cam kap içindeki sakal-ı şerifi gelen kişiye uzatır. Gelen kişi kaş göz arasında uzatılan cam koruma içindeki kutsal emaneti öper, başına koyar, hemen koridor dışına itilir, arkadaki kişi onun yerini alırdı. Bu iş o kadar  hızlı ve heyecanlı şekilde olurdu ki, ne olduğunu anlamadan kendinizi önce koridorun içinde sonra hocanın karşısında  ve ardından koridorun dışında bulurdunuz. Bu deneyimi, Nakipler ailesinin ileri geleni rahmetli  Osman Ocak’ın evinde birkaç defa yaşamama  rağmen ne gördüğümü hiç hatırlamıyorum. Bu arada bütün grup toplu halde salavat getirir, heyacan içinde bağıranlar, zikre düşenler hatta bayılanlar olurdu.

Ramazanda bir diğer alışkanlık, namazları değişik camilerde kılmaktı. Özellikle grup halinde  teravih namazının her gece değişik bir camide kılınması renkli bir uygulamaydı. Bir süre sonra teravihi en kısa sürede  kıldıran imamın cemaatı belirgin şekilde artınca, müftülük araya girer uygun bir şekilde ikazını yapardı.

Diyarbakır’ın en  eski ve   büyük camisi  Ulu Cami, en güzel camisi ise  Mimar Sinan’ın eseri   Behram Paşa Camisi idi.  Diyarbakır’ın 639 yılında Müslümanlar tarafından alınmasından sonra ‘Mar Toma’ kilisesinin camiye çevrilmesi ile Anadolu’nun ilk büyük camisi ünvanını alan ve beşinci harem-i şerif kabul edilen Ulu Cami, dört Sünni  mezhebe  aynı anda hizmet vermesi nedeniyle özel bir öneme sahipti. Mahalle arasında olması nedeniyle zamanla ilgi ve cemaat azlığı yaşayan Behram Paşa Camisi özellikle çinileri ile tarihi değerinden hiçbir şey kaybetmedi. Diyarbakır’ın Müslümanlar tarafından zapt edilmesi sırasında şehit olan Halid Bin Velid’in oğlu Süleyman Şah ve arkadaşlarının yattığı Hazreti Süleyman Cami’si cuma, bayram ve özellikle ramazan aylarında en yoğun ziyaret yerlerinden biri olurdu.

Bir yaz günü mahallemiz çocukları ile avlusunda  oynarken cemaatle beraber  toplu halde namaz kıldığımız Osmanlı dönemi eseri olan İskender Paşa Camisi’nin çocukluk anılarımda özel bir yeri vardır. Erkeklerde namazın geçerli olabilmesi için göbekle diz kapağı arasının örtülü olması gerektiğinden, namaza durduğumda  diz kapaklarımın üstündeki kısa pantolonumu fark etmem   huzurumu kaçırmaya yetmişti. Namaz boyunca kısa pantolonumun kimse farkına vardı mı bilmiyorum ama  yaşadığım huzursuzluğun  yanı sıra ellerimle olabildiğince  aşağılara çektiğim  o kısacık pantolonun da çok eziyet çektiği kesindi.




RAMAZAN PİYASASI

Uzun yaz aylarının   oruçlu günlerinde  bir diğer vakit geçirme yolu da ikindi namazından sonra  şehir turu atmaktı. Bunun için ya Lise Caddesi’nde piyasa yapılır ya da İçkale’ye gidilerek hem Hazreti  Süleyman Camisi ziyaret edilir, hem de adliye binasının arkasındaki dik yamaçtan Dicle Nehri seyredilirdi. Henüz Dicle Üniversitesi’nin kurulmadığı yıllarda Dicle’nin öte yakası bahar aylarında yemyeşil, yaz aylarında ise sapsarı ekili alanları ile göz alabildiğine uzayıp giderdi. Karşı yakada biri yeşillikten yoksun toprak , diğeri ise ağaçlar arasındaki evleri ve yemyeşil çevresi  ile dikkat çeken iki köy, yerli ve göçmen köylerin örneği olarak kanıksanmış gözlerle ve sözlerle seyredilirdi.

Lise Caddesi, 50’ li ve 60’ lı yıllarda henüz Ofis semti ağırlık kazanmamışken  şehrin en güzel, geniş, sosyetik ( o günün tabiriyle asri) caddesiydi ve akşam üzerleri bütün şehir halkı için bir piyasa yeriydi. Yolun iki yanında sıralanan o zamanlar bize kocaman  görünen 4-5 katlı apartmanlar; Genç, Yersel, Bakır, Çuhadar, köşede Onur  yanında Viktoriya Apartmanları  ya da  Dr. Faik Göksu’nun bahçeli villası gibi binalar, daha çok şehir içinden şehir dışına çıkan zengin Diyarbakır’lı yerli ailelerin tercih ettiği yerlerdi. 



BAYRAMLAR

Kutsal bir tören gibi kabul gören dini bayram hazırlığı  küçüğünden  büyüğüne  evin bütün üyelerinin  ciddiyet ve titizlikle katıldığı en önemli olaylarından biriydi. Bu tartışılmaz bayram saygısı ve özeni  kuşaktan kuşağa geçerek, ancak son zamanlarda giderek azalarak günümüze kadar geldi.

Bayram hazırlığı, özellikle kadınlar için zamana karşı yorucu bir yarıştı. Bayrama ne kadar zaman olsa, hazırlıklara  ne kadar erken başlansa   yine de vaktin yetmediği ve son günlere ve son saatlere mutlaka eksik bir şeylerin kaldığı bir süreçti.

Kolay değil, bayram geliyor, daha hiçbir hazırlık yok. Ev alttan üsten temizlenecek, camlar silinecek, odalar mevsimine göre toplanacak veya serilecek, misafir odasının takımları hazırlanacak, eksik bir şeyler varsa alınacak,  çocuklara elbise dikilecek, terziye gidilecek,  bayrama yakın yemek hazırlanacak ve son gün hem temizlik gözden geçirilecek hem de hamama gidilecek…

Annelerin ve kız çocuklarının bayram öncesinde ve özellikle son 3-5 günde ne kadar yorulduğunu, yıprandığını buna karşılık hiç şikayet etmeden bir ibadet yapar gibi nasıl tevekkülle bunu kabullendiklerini, hatta bundan getirdiği yorgunluğa rağmen yine de ilahi bir zevk aldıklarını saygı ile kabul etmek gerekir.

Bayram için evin bütün odaları başta misafir odası olmak üzere hazırlanır, en değerli ve yeni takımlar, bazıları bayramdan bayama olmak üzere serilirdi. Evlerin avlusu yıkanır, süpürülür; bayram yaz aylarından birine rastlamışsa havuzun taşları yosunlardan temizlenmek için fırçalanır, fıskiyesi çalıştırılırdı. Bayram kışa gelmişse, kapı önündeki ve avludaki karlar temizlenir, sobalar yeniden boyanırdı.

Son birkaç günde yoğunlaşan yemek hazırlığı genellikle klasik bayram yemeği olarak kuru fasulye, bademli pilav, dolma, but dolması, zerde, hoşaf, kadayıf veya baklava gibi  yemeklerden oluşurdu.

Ancak çocuklar için bayram demek tatlı demekti.  Büyük evlerde baklavacı kadınlar bayramdan önceki günlerde eve gelir, baklavayı evde hazırlar ve pişirirdi. Bunun için önceden gerekli hazırlıklar  yapılırdı. Henüz İpragaz veya Aygazla tanışılmadığı için mutfaktaki ocak yakılır, ateş hazır edilirdi. Açılan  ince  yufkalar kat kat serilir, aralarına yağ sürülür, ceviz serpilip, ateşte kızarana kadar pişirilir, uygun şekilde dilimlenir daha sonra üzerlerine  sıcak şurup dökülürdü. Ev baklavası inanılmaz şekilde lezzetli olurdu. Daha sonraları ev baklavasının yerini çarşı baklavası almaya başladı ama çarşı baklavası hiçbir zaman ev baklavasının lezzetini vermedi. Çarşı baklavasının en büyük iki riski siparişte geç kalmak veya aceleye getirilmiş kötü baklava ile bayramı geçirmekti.

Bayramlarda işi çok yoğun olan tatlıcılar,  gece gündüz çalışmalarına, bayram sabahına kadar evlere servis yapmalarına  rağmen   yine de  siparişleri tam karşılayamazdı. Baklava tepsisi bayramın en önemli misafiri gibi bütün ailenin gözleri önünde teslim alınır, annelerin sert bakışları altında bayram sabahına kadar korunmak için karyolanın veya geniş  bir sepetin altına saklanırdı. Annelerin büyük bir ciddiyetle kimsenin baklavaya el sürmeyeceğini kesin bir dille söylemelerine rağmen  çocukların aklı fikri baklavada kalırdı. Tehditler çocukların ne yapıp ne edip kimseler yokken kediler gibi  tepsiye ulaşıp köşelerdeki dilimlerden aşırmalarına ve zevkle yemelerine engel olamazdı. Anneler bunun farkına varıp söylenseler bile, baklava yiyenin yana kar kalır, bu olay da tatlı bir hatıra olarak anılardaki yerini alırdı. Bu konularda erkek çocukların ayrıcalığı vardı. Araklama işini kız çocuğu yapmışsa şiddetle kınanır, gittiği yerde- yani koca evinde- böyle bir şey yaparsa rezil olacağı yaşına başına bakılmaksızın yüzüne karşı söylenirdi. Erkek çocukların bu tip kusurları ise “Onlar erkektir, bir şey olmaz” denerek geçiştirilirdi.

 Diğer bayram yemekleri de genel olarak korumaya alınır,  tencereler buzdolabı olmadığı için tel dolaplarda, serin yerlerde ya kesik  koni şeklindeki büyük sepetlerin  veya ters çevrilmiş büyük leğenlerin altına saklanırdı. Yemekleri kedilerden korumak için de genellikle sepet veya leğenin üzerine iri bir taş bırakılırdı. Her şeye rağmen bayram yemeklerini özellikle dolmayı iki veya dört ayaklı kedilerden korumak mümkün olmazdı. Sepetin üzerindeki taş kayıp düştüğü zaman çıkan gürültüyü duymak kolaydı ama birkaç şüpheli içinden asıl hırsızı bulmak hiç kolay değildi.




BAYRAM İÇİN KATLIK

Bayramlarda yeni elbise giyilmesi, bazı çevrelerde  gençler ve çocuklar için  bir itibar sorunuydu. Bu nedenle  ‘Katlık’ denen erkek takım elbisesi  yılda bir veya iki defa  özellikle de bayramlara yakın günlerde diktirilirdi. Provalar başlayınca katlığın bayrama yetişmesi için terziler sıkıştırılır, onlar da bayram döneminde her gece sabaha, hatta bayram sabahına kadar çalışmak zorunda kalırdı. Elbiseler babaların deneyimlerine göre gençlerin  muhtemel büyümeleri göz önüne alınarak normalden büyük veya uzun diktirilir, doğal olarak   çoğu zaman da elbise vücuda oturduğunda eskimiş veya yıpranmış olurdu. Kalabalık ailelerde ise küçülen elbiseler bir sonraki çocuğa uydurulmaya çalışılır, böylece hem ekonomik davranılmış olunur, hem de herkesin gönlü hoş edilirdi.

Kadınların ve kız çocuklarının bayramlık elbiseleri de ya aile içinde veya maddi durum iyi ise kadın terzilerine diktirilirdi. Özellikle manto giyen kadınlar,  tanınmış erkek terzilere birkaç defa provaya gitmek zorunda kalırdı.

Rengarenk, fiyonklu , gösterişli elbiseler, etekler, taranmış saçlar, bağlanmış kurdelalar, yeni çoraplar ve ayakkabılarla  çok şık olan kız çocuklarının bayramdaki sevinci görülmeye değerdi.

Bayram için alınan giyim eşyaları ve özellikle ayakkabılar bayram sabahına kadar giyilmez, özenle saklanır, hatta çocuklar büyük bir zevkle yeni alınan ayakkabıları ile uyurlardı. Yeni ayakkabıların deri kokusu ama özellikle de içi kırmızı tüylü kumaşla kaplı  ‘Gislaved’ marka  lastik çizmelere sarılmanın ve kokusunu içinize çeke çeke yatmanın zevki unutulmazdı.



BAYRAM TRAŞI

Erkeklerin ve erkek çocuklarının bayrama yakın traşa gitmesi usuldendi. Bu nedenle bayram dönemlerinde en yoğun çalışan meslek mensupları terziler ve tatlıcıların yanı sıra berberlerdi.

Özellikle yaz aylarının sıcak  günlerinde berber koltuğuna oturmak tam bir eziyetti. İnanılmaz  sıcak bir ortamda  boğazınızı sıkıca saran bir örtü, terlemiş bir ense, mutlaka sırtınıza kaçan kesilmiş kıllar, saçınızı kesmekte zorlanan elle çalışan  tıraş makinesi ve makas.

Klimanın hiç olmadığı, vantilatörün  ise nadiren bulunduğu o dönemde   müşteriyi serinletmenin  başka  pratik yolları vardı. Bunlardan biri çıraklardan birinin müşterinin hemen yanında iki köşesinden elinde tuttuğu havluyu kollarını omuzuna kadar kıvırdıktan sonra  kuvvetle açması ile oluşan serinletme yöntemiydi.  Daha kolay ve etkili olan diğer yöntem de  berber dükkanının tavanına  iki iple asılan üzeri kumaşla kaplı yaklaşık bir metrekarelik karton parçasının alt tarafına bağlanan diğer bir ip aracılığı ile kenarda oturan genç bir çırak tarafında devamlı çekilip  bırakılmasıydı. Bu şekilde odada bir hava akımı oluşturulur ve serinlik sağlanırdı.

Gösterişe meraklı erişkin erkeklerin tıraşında genellikle saçlar hafifçe kısaltılır, güzelce taranır, isteğe göre briyantin ile parlatılır, bu şekilde o zamanın şık film artistlerine benzetilirdi. Gençler saçlarını kısa kestirmemeye gayret eder, en azından önden bir miktar saçın kalmasına ve taranarak yana yatırılmasına çalışırlardı. Standart olan  erkek çocukların traşında  saçlar 1 veya 2 numara ile kesilir, cascavlak kafalar ile çocuklar sokaklara salınırdı.



HAMAM

Bir diğer bayram hazırlığı, arife günü veya bayram akşamı insanların  hamama gitmesiydi. Evlerinde özel hamamı olan aileler daha rahattı, bayram akşamı anneler  sırası ile önce çocukları yıkar, sonra sıra büyüklere gelirdi. Berberden geldikten sonra hamama giren erkekleri takiben, iş güç bittikten, yemek, temizlik, ev serilmesi tamamlandıktan sonra sabaha doğru sıra kadınlara gelirdi. Bu şekilde bayram sabahı bütün aile tertemiz vücutları, temiz bayramlık elbiseleri ve temizlenmiş evleri ile bayrama hazır hale gelirlerdi.

Evimizde güzel bir banyo olduğu için bizim işimiz kolaydı. Geniş taş avlumuzun sağ köşesindeki banyo kapısından bekleme odasına (soğukluk),  daha sonra birkaç basamakla aşağı doğu her tarafı kapalı  asıl  banyoya girilirdi. Banyomuz  tam bir ‘Türk Hamamı’ idi. Gürül gürül yanan odun sobası, üstündeki su dolu kazanı ısıtır, ısınan suyun sıcaklık  derecesi tepedeki  soğuk su musluğu açılarak  ayarlanırdı. Temiz ve  sertlik derecesi düşük suyla (Hamravat suyu)  dolan taş cürün (kurna), hamam tası, lif, kese, sabun bu güzelliği tamamlardı. Yıkanmadan önce sırtımızı  sobaya doğru çevirir, bir güzel terler, sonra da lif, kese ve sabunla bir güzel temizlenirdik. Banyo bittikten sonra kızarmış suratlarla havlumuza sarılır, soğukluk kısmındaki sedirde  bir süre dinlenir, terimizi soğutur sonra giyinerek yukarı çıkardık.

Annemin, yıkanma  sonunda “Arefe suyu, şerefe suyu” diyerek başımızdan aşağı birkaç tas  su dökmesini takiben bizim söylediğimiz “Adam olmak suyu, akıllı olmak suyu” ile yıkanma işlemimiz biterdi.

Evlerinde hamamı olmayanlar için en önemli seçenek şehir içindeki yakın mahalle hamamlarıydı. Hemen her ailenin devamlı gittiği hamamı ve hamam malzemelerini taşıyan ‘Natır’ denen kadın taşıyıcıları belliydi. Genellikle yaşlı kadınlar olan natırlar hanımlardan önce sırtlarına aldıkları bohça içerisinde havlu, peştamal, tülbent, çamaşır, kildan, lif, sabun gibi malzemeleri taşırdı. Kadınlar hamamına kadınlar, genç kızlar ve henüz ilkokula başlamamış erkek çocuklar giderdi. Erkek çocuk biraz büyüdükten sonra artık  hamama alınmaz, diğer kadınların “Babasını da getir…” şeklindeki takılmaları ile kınanırdı.



BAYRAM NAMAZI

Bayram sabahı, namaza gitmek erkekler için kaçınılmaz bir görevdi. Bizler de çocukluk ve gençlik yıllarımızda çoğu kez bu görevi yerine getirirdik.

Bayram namazına  erken gidenler önce cemaatle sabah namazını kılar, daha sonra  bayram namazına kadar ya toplu halde salavat çekilir veya verilen vaaz ile namaz vakti beklenirdi.
Ulu Cami bayram namazlarında tamamen dolar, yaz kış farkı olmadan cemaat dış avluya taşardı. Namaza geç kaldığımızda yanımızda bir seccade ile gitmek en azından avluda namaz kılabilmek için uygulanan pratik çözümlerden biriydi.

Bayram namazı hutbelerinde hocalar şaşmaz bir şekilde, kurban bayramı ise kurbanlık hayvanın özelliklerinden, yaşından, kulağından, dişinden bahsederdi. Ramazan bayramında ise, biraz da kırgınlık ve kızgınlıkla  müslümanlığın  sadece ramazanda oruç tutmak, namaz kılmak olmadığını, asıl önemli olanın ramazandan sonra da namaza devam etmek olduğunu vurgulardı. Günümüzde de bayram namazlarında hemen hemen yakın şeyler anlatıldığına  göre zamanın ve insanların bu konuda pek değişmediğini söyleyebiliriz.



MEZARLIK ZİYARETİ

Bayram namazından sonra erkeklerin mezarlık ziyareti tek veya daha çok kalabalık ailelerde grup halinde yapılırdı. Ailenin erkekleri genellikle cami çıkışında ya da mezarlık yakınında toplanır sonra hep birlikte  mezarlığa gidilirdi. Mezarlık giriş ve çıkışında karşılaşan akraba, hısım, komşu, tanıdık ve arkadaşlar birbirleriyle el sıkışır,  güleç yüzle bayramlaşır, küçükler büyüklerin ellerine sarılır, büyükler de onların yanaklarından öperlerdi. Bu tablo her bayram en yoğun şekilde, Mardin Kapı Mezarlığında yaşanırdı.

Bayram namazını takiben mezarlıklar kalabalıklaşmaya başlardı. Bayrama yakın bir vefat dışında kadınlar bayram sabahı mezarlığa gitmezdi. Kadınlar genellikle bayram akşamı mezarlık çok kalabalık olmadan bu görevlerini yapardı. Mezarlıkta sırası ile aile büyüklerinin ve diğer tanıdıkların mezarı ziyaret edilir, yasin okunur, mezara su dökülür, dua edilirdi.

Mezarlığın değişmez figürleri yasin okuyan hocalar, mezara su dökmek için ellerindeki kaplarla koşuşturan çocuklar ve tabii ki dilencilerdi. Bayram günleri dışında bile mezarlık girişinde bekleşen genci yaşlısı bütün hocalar mezarlığa giren herkesin, daha doğrusu müşterinin, hemen arkasına takılır, mezara kadar onu takip ederdi. Siz istediğiniz kadar hocaya ihtiyacınız olmadığını söyleyin veya sadece bir hocanın arkanızdan gelmesine müsaade edin, söyledikleriniz boşunaydı. Hemen birkaç kişi peşinize takılır, mezarın başına gelince hepsi birden kim bilir kaçıncı kez tekrarladıkları yasin suresini okumaya başlardı.  Hocalar çoğunlukla bu gereksiz ve bıktırıcı ısrarın karşılığını  verilen bir miktar parayla alır, size de kızgınlık içinde ya sabır demek kalırdı.  

Mezara su dökme işi mezarlık çevresindeki evlerde yaşayan çocukların mesaisine dahildi. Onlarca çocuk, kız erkek fark etmez, bütün günlerini mezarlıkta geçirirdi. Akşama kadar mezar sulama, cenaze sahibinden para isteme gibi işlerden hem kendilerinin hem de ailelerinin memnun oldukları çocuk sayısının azalmamasından belliydi. Buradaki işlem çok standarttı. Kimse yokken çocuklar kendi aralarında güle oynaya şakalaşır, atışır hatta bazen kavga ederdi. Yeni bir müşteri göründüğü an hepsi usta bir oyuncu gibi birden durgunlaşır,  acıklı bir yüz ifadesi ile gelenlerin özellikle de kadınların  peşine takılır, dualar, yakarmalar arasında mezara kadar onları takip eder, çoğu zaman cenaze yakınına danışmadan suyu mezara döker ve verilecek parayı beklerdi. Cenaze sahibine düşen, yine hocalarda olduğu gibi ya sabır çekip en azından birkaçına bir miktar para vermek olurdu.



BAYRAM DİLENCİLERİ

Bayram sabahlarının en renkli grubunu  dilenciler oluştururdu. Onlar için ramazan ayı ve bayram günleri aylar öncesinden dört gözle beklenen en kazançlı günleriydi. Dilenciler, bayram günleri özellikle mezarlığın çıkış kapısına yakın yere oturur, önüne serdiği mendile atılan paraları toplardı. Kadın erkek, kimi yaşlı, kimi genç, kimi sakat, kimi yanında birkaç küçük çocuğu ile, kimi önündeki hastalık veya ameliyat raporu ile yan yana yerlerini alırdı. Bayram sabahının telaşı içinde birbirini iterek mezarlığa giren çıkan erkek, kadın, çocuk, genç, yaşlı insanlar, yerlerde yan yana oturmuş her birinin ağzından ayrı bir dua veya yalvarış yükselen dilenciler, balon veya oyuncak satan satıcılar ve ortamda her kafadan çıkan ayrı bir sesin oluşturduğu bir gürültü. Kuran sesi, Türkçe, Kürtçe, Arapça dua sesi, yakınma sesi, zikre düşmüş yaşlıların sesi, beyit sesi birbirine karışırdı. “Tef” çalan ve zikir eden kişilerin ritmik hareketleri ve söylemleri özellikle kendinden geçtikleri zaman yaptıkları hareketler ilgiyle ve çocuklar tarafından biraz da korkuyla izlenirdi.

Dilencilere bozuk para, şeker veya bayram çöreği verilirdi. Genellikle bayram öncesi fakir fukara için bozuk para toplamak ta bayram hazırlığı içindeydi. Bu nedenle bayrama yakın bozuk para darlığı bile olurdu. Her evin erkeği bayram sabahı dağıtacağı bozuk parayı ve bayramlıkları kabaca hesaplar, mezarlıkta o kalabalık ve gürültü patırtı içinde yaşlılar, sakatlar ve hafızlar öncelikli olmak üzere ayırdığı parayı, kendisinin ve ailesinin ‘Başının ve gözünün sadakası’ olarak gönül rahatlığıyla dağıtırdı.

Dilenciler oldukça profesyoneldi. Mendilde biriken bozuk para kaşla göz arasında toplanır, ortada sadece birkaç tane bırakılırdı. Para bozdurmak isteyenler için ceplerinden  çıkardıkları bozuk paraları hemen kağıt para ile değiştirirlerdi.

Bütün bunlara ilaveten şaşmaz bir şekilde cami yapımı veya onarımı için para toplayanlar, evi yıkılanlar veya ağır hastalar için yardım isteyenler etkileyici sesleri ve mimikleri ile görevlerini yaparlardı.

Sonuç olarak yılda iki kez de kutlansa bayramlarda tekrarlanan bu inanılmaz  gürültü ve renk cümbüşü içinde insan kendini, yüzyıllardır tekrarlanan tarihi bir sahnede yaşıyor hissederdi.



EVDE BAYRAMLAŞMA

Mezarlık dönüşü evde bayramlaşma başlardı. Herkes erkenden kalkarak büyük bir şevkle bayramlık elbiselerini ve ayakkabılarını giymiştir. Sadece bayram için yeni bir şeyler alınamayan çocukların ve gençlerin yüzünde, kendilerine söylenen “Bir sonraki bayrama…” avutmasına karşın buruk bir sevinç izlenirdi.

Sırayla el öpülür, yanak verilir, dua alınır;  bayrama yakın ölen ya da bayramda bulunamayan uzaktakiler için özlem dolu sözler söylenir, bu sırada evin yaşlılarının gözü dolardı. Yine yaşlılar tarafından gençlerin o yaşlarda anlayamayacağı  ‘ailenin birlik ve beraberliği, aile üyelerinin birbirini sevmesi ve sayması, ailenin bütünlüğünün bozulmaması’  şeklindeki samimi ve duygusal ifadeler bir daha dile getirilirdi. 

Ev içi bayramlaşmasından sonra herkese göre farklı olan bayram mesaisi başlardı. Evin büyükleri aynı zamanda ailenin ve çevrenin büyükleri ise, misafir odasına geçer, bayramlaşmaya gelecek misafirleri beklerdi. Ailenin orta yaş grubu erkekleri ise daha yaşlı akraba, tanıdık ve komşuları ziyarete giderdi. Ailenin kadınları evde oturur, gelecek misafirlerin ağırlanması ve yemek işiyle ilgilenirdi. Bayramın diğer günleri, ziyaretlere karşılık vermekle geçerdi. Aynen evcilik oynar gibi bütün aileler birkaç gün içinde birbirleri ile birkaç defa görüşür, her seferinde “Daha daha nasılsınız ?..” gibi protokol soruları ile adetlere uyulurdu.

Çikolata moda olmadan önce misafirlere  kaide olarak  kağıtlı bayram şekeri tutulur ve kolonya servisi yapılırdı.  Daha sonraları kağıtlı veya açık çikolata  sunmak bir statü göstergesi oldu. Bayramlarda çikolata ile beraber likör sunulması, ancak “Asri” denen yabancıların veya o zamana göre daha modern yaşayan Diyarbakır’lı  ailelerin yapacağı işlerdi. Likör sunumu hemen duyulur,  “Haaa…yaaa…öyle mi…” gibi ifadelerle hayret ve şaşkınlık ve likörün alkollü içki sayılması nedeniyle  kınama sözleri duyulurdu.

Çikolata deyince de tartışmasız şekilde  Atlas Çikolatası akla gelirdi. Dörtyol’da Onur Palas’ın köşesindeki Ayla ailesine ait bu şekerleme mağazası, ciddi çalışma düzeni ve çikolatasının kalitesi ile Diyarbakır’da bir markaydı ve ordan alış veriş yapmak bir bakıma ayrıcalıktı. Çikolatanın yanı sıra lokum ve badem şekeri de diğer seçenekler arasındaydı. Kapaklarında eski İstanbul gravürlerinin işlendiği çikolata dolu tahta kutular, boşaldıktan sonra bile yıllarca saklanırdı. Bu gün hala üzerinde Kız Kulesi, Sultanahmet Camisi , Üçüncü Ahmet Çeşmesi olan bu kutular evlerimizde o dönemlerin tanığı gibi bir yerlerde işe yarıyor.

Şekerin ardından çay veya kahve ikramı yapılırdı. Yaza rastlayan bayramlarda şekerden sonra limonata, vişne suyu veya gazoz verilirdi. Limonata daha önceden evde hazırlanan limon ve limontuzundan yapılır, vişne suyu ise  bahar aylarında çoğunlukla Elazığ’dan getirilen vişnelerden hazırlanırdı. Bunun için  ilkbaharın sonunda  kasalarla alınan vişne evin hanımları tarafından  leğenlerde çekirdeklerinden ayrılır, ezilerek suları çıkarılır, güneşte bekletilir ve konsantre bir şekilde şişelerde saklanırdı.



YAZIN GAZOZ,  KIŞIN BAKLAVA

Yaz bayramlarının  çocuklar için en gözde ikramı o yılların iki meşhur gazozu olan Uludağ ve Ünal gazozuydu. Bayrama yakın her birinde 24 şişe bulunan kasalardan alınır ve serin kalması için avludaki havuzun için konup bekletilirdi. Gazozu, gazoz açacağı ile açmak ve bardaklara köpüklü köpüklü doldurmak çocukların  severek yaptığı işti. Tabii ki bu zahmetli işin çok güzel bir de ödülü vardı,  şişenin dibinde kalan veya artan gazozları kaşla göz arasında içmek hoş bir olaydı.

Kışın yaşanan bayramda ise misafirlere baklava sunmak usuldendi. Önceden ısmarlanan veya evde yapılan baklava, değerli tabaklarda misafirlere sunulurdu. Ziyarete gidilen yerde de bol bol tatlı yenirdi. Ancak bir süre sonra artık tatlı yemekten insana gına gelir, yememek için bahane aranırdı. Ev baklavaları kesinlikle erken doygunluk yapmadığı için tercih edilirdi. Bütün özene rağmen özellikle ramazan bayramında çoğu kimsenin mide ve barsakları  bozulur, bayramın tadı kaçardı.




GENÇLERİN BAYRAMI;  SİGARA VE SİNEMA

Bayram ziyaretlerinin vazgeçilmez ikramlarından biri de sigaraydı. Bayramdan önce mutlaka değişik markalardan birkaç paket sigara alınır, açılır ve geniş bir  tabakta (gümüş olması tercih edilir) misafir odasının orta sehpasına konurdu. Uçlarına sigaraların takıldığı, açıldığı zaman onları yelpaze gibi karşısındakine sunan özel sigaralıkla sigara tutmak çocukların çok hoşuna giderdi. Her misafire ısrarla sigara alması söylenir, alışkanlığı olmayanlar bile bayramdır veya bu kadar ısrara karşı almamak ayıp olur diyerek ikramı geri çevirmezlerdi.

Bayramlardaki bütün bu hizmetleri evin genç erkekleri veya oğlan çocukları yapardı.

Bayram günlerinin yoğun mesaisi çocuklara aitti. Kolay değil, sabah erkenden kalkılacak, yeni elbiseler giyilecek, büyüklerin elleri öpülecek, ardından gecikilmeden diğer akraba, komşu ve tanıdıkların ziyaretlerine gidilecek ve asıl amaç olan bayramlıklar toplanacak. Bayramların en hoş yanı yeni giyeceklerin yanında bayramlık para toplanmasıydı. Aman Allahım, hazır para, hem de hepsi senin. Anneler o paraya göz koysalar bile en azından bir kısmını rahatça harcayabilirsin. Yaşasın bayram yeri, yaşasın sinema, yaşasın çekilişler, yaşasın pat pat tabancası ve yaşasın gizlice sigara içmek !..

Sinemalar bayram için özel filmler getirir, bir seferde gösterilen film sayısını artırır hatta devamlı film seyrine bile izin verirdi. Yani sinemaya gir, istediğin kadar kal, istediğin kadar film seyret! Bundan daha güzel bayram olamazdı.

Çocuklar bayramda genellikle kardeşleri veya akraba çocukları ile beraber gezerdi. Kız çocukları da 9-10 yaşlarına kadar bu gruplara katılır, daha sonra artık büyüdükleri için evde otururdu.



YAŞASIN BAYRAMLIK

Bayramlaşma için gidilen evde herkes rolünü çok iyi oynardı. Çocuklar süratle büyüklerin elini öper, tutulan şekerden birkaç tane alıp cebine atar daha sonra uslu ancak sabırsız bir şekilde yan gözle verilecek bayramlık parayı beklerdi. Bayramlık alınır alınmaz çocuklar için artık o evde görev bitmiştir. Süratle orası terk edilir,  yeni hedef eve doğu yola çıkılır. Büyükler için de roller bellidir. Büyüklerin cebinde hazır bekleyen bayramlık gelen çocukların yakınlığına, önemine ve yaşına göre dağıtılırdı. Dağıtım işi bitince ev büyüğünün de görevi biterdi. Bayramlıklar 25 kuruştan başlar 50 kuruş, 1 lira nadiren kağıt 2.5 lira olurdu. Kağıt para almak bayramın olayıydı. Harca harca bitmeyen bir para.

Dışarıda kim kime ne kadar para vermiş onun hesabı yapılır,  paralar defalarca sayılır, sıkıca saklanır, diğer çocuklara ve aile üyelerine övünçle gösterilirdi. Paraların yönetiminde  anneler dolaylı yoldan etkili olur, bir kısım para bayramda harcanmak üzere ayrılır, bir kısmı da ileride kullanılmak üzere anneye emanet (!) bırakılırdı. O günden bu güne ne değişirse değişsin, çocukların bayramlık alma isteği ve zevkinin değişmediğine eminim.



BAYRAM YERİ

Bayram yeri olarak genellikle şehir içindeki uygun meydanlar ya da sur dibindeki geniş alanlar seçilirdi. Mahalle içindeki alanlarda küçük düzenlemelere karşılık özellikle  Dağkapı, Çiftkapı, Urfakapı çevresinde bayramın  şanına yakışır düzenlemeler yapılırdı.

Bayram yerinin en çok ilgi çeken eğlence araçları her yerde olduğu gibi; salıncak, atlı karınca, takla-dolaptı.  Özellikle takla dolaptaki çocukların bir diğer gruba toplu halde söyledikleri ‘Hala hala heyyy… Kime kime şu karşıki dolabaaa…’ tekerlemesi o günleri yaşayanların kulağında on yıllardır silinmeyen bir şarkı gibi devam etmektedir.

Ayrıca ‘Gören pişman- Görmeyen Pişman’, ‘Kesik Başlı Kız‘, ‘Başı İnsan, Vücudu Yılan Canavar’,  ‘Sihirli Aynalar’  çadırları  gibi ilgi ve merak uyandıran çadırlar işin aslını bilen bilmeyen herkesin ilgisini çekerdi. Tezgahlarda sigaralara çember atımı, balonlara tüfekle atış poligonu, bir ağırlığı raylı bir rampada  itme yarışı, iri bir topa yumruk vurarak güç gösterme  denemesi, robot kolu ile sigara paketini yakalama, iki nokta arasına gerilen çelik telde makara ile kayma gibi çeşit çeşit her biri birbirinden farklı ve zevkli eğlence araçları mutlaka denenmesi gereken bayram fırsatlarıydı. Son zamanlarda bunlara ufak çaplı ‘Luna Park’ larla daha büyük ve modern eğlence araçları, çarpışan oto, rotor, uçan sandalyeler ve ilginç hayvanlar vs eklendi.

Yeni giysileri içerisinde bağırarak çağırarak koşuşan,  birbirine takılan, kızan, gülen, ağlayan, düşerek dizini veya elini kanatan, kardeşini veya arkadaşını arayan, parasını kaybeden, toz toprak içinde terleyen onlarca çocuk ve genç,  onlara seslerini duyurmaya çalışan seyyar satıcıların, çığırtkanların sesi ve eğlence araçlarının yarattığı baş döndürücü  hareketlilik dünyadaki bütün çocukların yaptığı ortak bir rengarenk ‘Bayram Yeri Resmi’ gibi  unutulmaz bir tablo yaratırdı.

Bayramda çocukluktan gençliğe geçmek üzere olan erkek çocukların programı daha farklıydı. Bayram yerinde daha çok güç gösterisine giren yarışmalar, sigaraya halka atma, topu yumruklama veya salıncağı en yükseklere kadar kaldırma gibi işler tercih edilse de asıl marifetlerden biri gizlice sigara içmekti. Erişkin olmanın bir göstergesi olarak sigara içmek için toplu halde en ucuzundan bir paket sigara alınır, sokak aralarında tüttürülürdü. Sigara içmenin birkaç püf noktasını bu yoldaki her genç bilirdi. Karşıdan gelen tanıdık birinin sigarayı görmemesi için sigara, yanan ucu avuç içine gelecek şekilde baş ve işaret parmakları arasında tutulurdu. Aramalarda kolay bulunmasın diye sigara paketi çorabın içine sokulurdu. Evlerde en iyi sigara içme yeri tuvaletlerdi. Genellikle aile içinde gencin sigara içtiğini en erken anneler anlar,  bir süre sonra varsa kız kardeşler de bu sırra ortak olurdu. Annenin  ‘Babana söylerim!..’ veya kız kardeşin ‘Vallah seni herkese  söyleyeceğim!... tehdidi  ile geçen sürede zaten gençlerin çoğu  bu alışkanlığa sahip olurdu.

Bayram yerinin büyükler açısından önemli köşesi erkeklerin folklor oyunuydu. Uzun şalvarlı davulcu ve top yanaklı zurnacının göğüsleri titreten ve yüreklere  işleyen sesi ve  ritmi ile ortaya çıkan her biri meslek sahibi ama halk oyunlarını çok iyi bilen usta oyuncuların oyunu birer belgesel niteliğindeydi.

Eski ramazanlar ve eski bayramlar yıllarca ve yıllarca aynı titizlikle, aynı şekilde, aynı heyecan ve sevinçle tekrarlandı, tekrarlandı ve nihayet durdu. O dönemleri yaşayanlar için o günler;  yüzlerde sıcak ve içten bir tebessüm, gözlerde nem, kalpte sevgi ve özlem yaratan bir anı olarak kaldı.