24 Mayıs 2011 Salı

RAMAZAN GELDİ, BAYRAM GELDİ, HOŞ GELDİ !




RAMAZAN  GELDİ,   BAYRAM GELDİ,  HOŞ GELDİ !




Çocukluk ve gençlik çağında yaşanan ramazan ve dini bayramların herkesin anılarında  özel bir yeri vardır. Özellikle çocukluk ve gençlik günlerimin geçtiği, toplumsal hayatın ve sosyal ilişkilerin henüz bugünkü gibi değişikliğe uğramadığı, geleneksel ilişkilerin ve davranışların geçerli olduğu 50’ li, 60’ lı yıllardaki ramazanlar ve bayramlar benim de anılarımda ayrı bir yer kaplar.

Bizim gibi şehirleşmiş ancak fazla modern olmayan ailelerde, ramazan hangi yaştan olursa olsun her kes tarafından benimsenen ve baştan sona  kurallarıyla yaşanması gerekli sayılan kutsal bir ay olarak kabul edilirdi. Geleneksel şartlanma, yaşanan aile ve çevrenin etkisi ile çocuklar bile ramazanın ve bayramın ayrıcalığını bilirdi.  Bu davranışların çocuklar tarafından benimsenmesi ve sürdürülebilmesi için, çocukluktan başlayarak gereken ortamı hazırlamak da aile büyüklerin görevi arasındaydı.



ANALARDA ÇARE TÜKENMEZ

Çocuklar ramazan, sahur, iftar ve özellikle bayram gibi ilgi çeken  törensel olayları sevdiği  için oruç tutmaya ve sahure kalkmaya olumlu bakardı. Ancak çocukların bu iyi niyetli isteklerine karşın zevkli bir  sahurden sonra ertesi gün    öğleye doğru açlık etkisini gösterip  güç ve  takattan  düşünce  ustaca devreye girmek ve  uygun çözümlerle durumu idare etmek annelere  düşerdi. Bu  ramazanı tam tutmasa bile seneye tutabileceği,  bugün orucunu yemenin   çocuklarda günah olmayacağı şeklindeki inandırıcı sözler, acıkmış çocuğun  da işine geldiği için  can simidi gibi sarıldığı açıklamalardı. Tabii ki bu durumun  kimseye söylenmeyeceği garantisi de çocuklar için önemli bir güvenceydi.


             
YARIM GÜN ORUÇ

Çocukların yaşına göre uygulanan, hem çocuğun hem de annenin işine gelen bir diğer uygulama yarım günlük oruçtu. Evin büyükleri büyük bir ciddiyetle   ‘ Bak, bu gün yarım gün tutacaksın, yarın da yarım gün tutarsan eder sana bir tam gün. Allah bunu da kabul eder ’, sözünün ardından, hem çocuk öğleye kadar zor dayandığı açlığını tıka basa yiyerek giderir, hem de ana baba çocuğun orucu öğrenmesini onu zora sokmadan başarmış olurdu. Bir diğer yöntem, sadece ramazanın başı, ortası ve sonunda 3 gün oruç tutturmak.  ‘Çocukların orucu üç gündür. Üçün sonuna bir sıfır koysan eder 30 gün. Allah da bunu kabul eder ’, demekti. Özellikle okula giden ve ders çalışması gereken çocuklara da, ya gün aşırı  oruç tutturulur ya da ‘Yok, senin bugün sınavın var. Oruç tutsan günah olur. Sınavın geçsin yine tutarsın’ yorumu herkesin işine gelirdi. Sonuç olarak ana babada çare tükenmezdi.

İlk defa oruç tutan çocukların, kimi evlerde akşama yakın büyüklerin sırtında taşınarak ödüllendirilmesi  güzel ve unutulmaz anılardan biriydi.  Bu durum çocukların çok hoşuna gider, iftar açıldığı zaman herkes küçük çocuğa özel bir ilgi gösterir, hatta hediyeler verirdi.



NİYET ETTİN Mİ ?

Her  ramazanda yapılan niyet  tartışması da ayrı bir konuydu. Orucun niyetini ramazan başında bir defa mı yapmak doğrudur, yoksa her gece yeniden niyet tutmak mı lazım tartışması hiç eksilmezdi. Arada bir “Yok! Her gece, sahurda yatarken niyet etmemişsen, orucun olmaz “ diyen fanatiklere karşın baştan niyet edildiği için sahura  kalkmanın yeterli olduğu daha kabul görürdü.

Elde olmayan nedenlerle arada bir sahura geç kalkılırdı. Ezan veya davul sesi ile kalkılıyorsa bu sesler duyulmamıştır ya da çalar saat yanlış ayarlanmıştır, belki de saatin zili veya komşunun duvara vurma sesi kimseyi uyandırmamıştır. Bu durumda hala az da olsa bir vakit varsa süratle bir şeyler atıştırılır, su içilir ve yatılırdı. Sahur tamamen geçmiş ise artık sahursuz oruç tutmaktan başka çare kalmamış demekti.



SAHUR, ORUÇ VE  İFTAR

Oruç tutulsun ya da  tutulmasın ramazanın bütün çocukların sevdiği ve katılmak istediği en güzel iki durağı sahura kalkma ve iftar vaktiydi.  Sahur ayrı bir törendi; uykunun en tatlı anında evin büyükleri sizi uyandırıyor,  uykulu gözlerle yataktan önce istemeyerek kalkıyorsunuz,  yüzünüzü aceleyle yıkıyorsunuz,  içerdeki odada her şey hazır sizi bekliyor. Yaz aylarında  avluda, kış aylarında sıcak bir odada soba hazır, sofra hazır, özel yemekler hazır. Biraz sonra uykunuz tamamen kaçıyor ve büyük bir zevkle ve ayrıca adam yerine konmuş olmanın hazzıyla sahuru yiyorsunuz. Sonra tekrar yatma zamanı. Çok yemişseniz veya ağır yemekler almışsanız yatakta biraz kıvranıyorsunuz. Ama sonunda yeniden uykuya teslim oluyorsunuz. Büyükler sabah namazını kılarken siz yeni kısa uykunuza dalıyorsunuz. Sabah mideniz biraz rahatsız ve şişkin ama huzurlu bir şekilde zor da olsa kalkıyorsunuz.

Gündüzlerin kısaldığı kış mevsiminde oruç tutmaya alışmanın kolay, hatta bir süre sonra alışkanlık haline geldiği Diyarbakır’da  yaz aylarında ise sabahın 4 ünden akşamın 8 ine kadar aç kalmak daha önemlisi susuz kalmak gerçekten kolay değildi ve büyük bir fedakarlıktı. Hele temmuz ve ağustos aylarında sıcaklığın 40 lı dereceleri geçtiği uzun günlerde oruç tutmak ancak gelenek, görenek ve dini inancın büyüklüğü ile açıklanabilir bir durumdu. Öğleden sonra eve erken gelmek, serin yerlerde dinlenmek, devamlı duş almak sıkça başvurulan yöntemlerdi.

Mahallede oruç tutmayan çocuklar kınandığı için hemen herkes orucum derdi. Oruçlunun dili uzun açlık döneminin ardından beyaz bir tabakayla kaplandığından, oruçlu olduğunu iddia edenlerin kontrolü öncelikle  dil muayenesi ile yapılırdı. Kaçamak yapan çocuklar için oruçlu numarası yapmanın en sık başvurulan hilesi, evde gizlice yoğurt yemek ve ağzı tam temizlemeden sokağa çıkıp meraklı çocuklara büyük bir övünçle dilini göstermekti.





İFTAR TOPU

Oruçlu çocuklar  için iftarı beklemek ayrı bir olaydı. İftara yakın dakikalarda evlerin pencere, balkon veya avlularından görülebilen bir minare devamlı olarak gözetlenir, minarenin ışıkları yandığı an  ‘İftar vakti !’ diye haber verilir,  minarelerin görülmediği yerlerde ise iftar topunun sesi veya ezan sesi beklenirdi.

Şehir içinde yüksek  yapılaşma olmadığı için 50’ li, 60’ lı yıllarda her evin damından çepeçevre  bütün surlar ve İçkale görülürdü. Yaz akşamları damda  iftar zamanı minare ışıklarını ve iç kaleden atılacak topun önce alevini sonra sesini  izlemek mümkündü. İftar topu, Ulu Cami minaresindeki  müezzinin salladığı bayrağı gören İçkale’deki görevli  tarafından patlatır,  kurusıkı doldurulan topun  sesi zaten sur içine sıkışmış şehrin her yerine kolaylıkla ulaşırdı.



TEBERRÜK   MEYVE  HURMA

Kolay bulunan ve sık yenen bir meyve olmadığı için hurmanın ramazanda ayrı bir yeri vardı. Ancak Hicaz’a gidenler tarafından getirilir, tanıdıklara en değerli hediye olarak kısıtlı dağıtılırdı. Hicazdan geldiği için kutsal veya bizim tabirle ‘Teberrük’ kabul edilir, bir kısmı özel olarak beze sarılarak sandıkta saklanırdı. Büyük bir merak ve zevkle tadına varılarak yenir,  çekirdeği bile çöpe atılmaz toprağa gömülürdü. Günümüzde artık sıradanlaşan ve her çeşidi beğenilmeyen hurmanın o günlerdeki anlamı  ve anısı benim için değerini yitirmeden devam etmektedir.
 


ARTIK BÜYÜDÜN,  ORUÇ VE NAMAZ VAKTİ !

Küçük çocuklara gösterilen hoşgörü, ilkokuldan itibaren yerini artık erişkin olmaya başlamış, dolayısı ile dini görevlerini öğrenmesi ve yerine getirmesi gereken gençlere gösterilemezdi. Bu nedenle ramazanda ortaokul ve özellikle lise çağındaki öğrencilerin oruç tutup namaz kılmaları doğal olarak beklenen bir durumdu. Gençler de bunu bildikleri için kendilerini oruç ve namaza hazır hissederdi.



TERAVİH

Biz öğrenciler için,  niyetimiz yoksa vakit namazlarını kaçırmak kolaydı. Ancak teravih namazı, gösterişi, çekiciliği ve  mahalle gençlerinin akşam iftardan sonra bir araya gelme fırsatı verdiği için önemliydi.  Ulu Cami Mahallesi çocukları grup halinde Ulu Cami’de buluşur, Hanefiler tarafında cemaatın en arka safında yan yana oturur,  namaz başlayana kadar geçen zamanı  günlük havadisler ve  dedikodularla doldururduk. Önümüzdeki erişkinlerin arkaya dönüp bizleri önce kibarca, sonra sertçe uyarmasını pişkinlikle geçiştirirdik.  Daha sonra başlayan 20 rekatlık namaz,  çok geçmeden otomatik bir hareket zinciri haline gelir, rekatlar birbirine karışır, okunan süreler artık düşünülmeden ağızdan ezber olarak dökülürdü. Her namazda mutlaka gülünecek ya abartılı bir hareket veya söz olur,  gülme krizi başlayınca da  kendimize tutmaya çalışmamıza  rağmen, koca caminin sessizliği içinde ıhlıya pıhlaya gülmeye başlamamız kaçınılmaz olurdu. Ancak bir defasında bir arkadaşımızın  yatsı namazından sonra kılınan ‘Vutür Vacip Namazı’ nın  üçüncü rekatında dalgınlıkla  oturacağına ayağa kalkması ve hatasını anlamasına rağmen namaza ayakta devam etmesi tam bir ‘Cami Efsanesi’ oldu. Koca  Ulu Cami’de ön saftakilerin anlamadığı bir tek kişinin  ayakta ve  namaza devam etmesi tablosu, biz arkadakilerde önce şaşkınlık  sonra inanılmaz bir gülme krizine yol açtı, derken ne dua kaldı ne namaz…

Genelde cemaatın kalabalık olduğu cuma ve bayram  namazlarının  önemli risklerinden birisi de namaz bittikten sonra çıkışta ayakkabınızı bulamamak veya size bırakılan eski  ayakkabı ile yetinmenizdi. Maalesef her ramazan ve bayram namazında bu tip olaylarda  büyük bir olasılıkla  kendine göre bir adalet anlayışına sahip fakir bir vatandaşın uygulamasına kurban gidilirdi. Ortada hiç ayakkabı kalmamışsa ödünç alınan  takunya ile evre gidilir, takunya daha sonra tekrar alındığı yere götürülürdü. Geriye eski bir ayakkabı bırakılmış ise onunla  eve kadar gidip gitmemek artık sizin keyfinize  kalmıştır. Bir bayram sabahı bir gün önce alınan ve  namazdan sonra  yok olan altı  kauçuk siyah ayakkabımı bugün görsem tanırım.



RAMAZAN VAAZLARI

Ramazan ayı anılarından birisi de uzun yaz  günlerinde Ulu Cami’de ikindi namazından sonra tanınmış  Müftü Hacı  Halil Efendi’nin verdiği unutulmaz  vaazlardı. Henüz ses düzeni ve mikrofon adeti olmadığı için vaizin bütün cemaatın duyacağı şekilde bağırmak zorunda olduğu o dönemlerde  müftümüz, Ulu Cami’nin geniş avlusunda  gür sesi ve mükemmel etkileyici hitabeti ile saatlerce konuşur, insanları heyecanlandırırdı. Mahallede oynarken  Müftü Efendi’nin sesini duyan biz mahalle çocukları bile  Hadi Camiye gidelim…’ diyerek  dinleyenlerin arasına karışırdık.



CAMİDE CÜZ OKUMA VE HATİM BAĞIŞLAMA

Ramazanda okul dönemimiz sabah ise, öğle veya ikindi namazını takiben Ulu Cami’nin Hanefiler tarafında, cüz dinlemeye ve hatim indirmeye gitmek de ayrı bir dinsel törendi. Öğle namazından sonra  ana minberin olduğu orta  kısımda, ikindi namazından sonra ise  kütüphaneye yakın kısımda  kürsüye çıkan ve her gün bir cüz okuyan hafızı önümüzdeki  Kuran’dan takip ederek cüz okurduk. İsteyen kendisine  uygun vakitteki gruba  katıldığı için her iki vaktin izleyicileri farklıydı. Kuran’daki 30 cüz günde birer cüz okunarak tamamlanır, bayram akşamı da hatim duası yapılırdı.

Hatim okuma törenine katılmak isteyen kişiler, ramazanın ilk gününden itibaren vakit namazından sonra, yanlarında getirdiği veya camide bulunan Kuran’lardan birini alarak kürsüye çıkan hafızı görecek şekilde daire şeklinde yere otururlardı. Bizim gibi çocuk ve gençler, genellikle evden getirdiğimiz kendi Kuran’ımızla okumayı takip ederdik. Kuran’ın ilk kısımlarının sureleri uzun olduğu için arada bir dikkatimiz dağılıp hafızı takip edemediğimizde  hemen  göz ucuyla, yanımızdakinin bakışından sayfa yerini tahmin eder veya  sayfanın sonuna geçer, hocanın bize yetişmesini beklerdik. Zamanla günler ilerleyip sureler kısalınca takip kolaylaşır,  özellikle son günlerde katılım artar, insanlarda heyecan ve ilgi üst düzeye varır, yasin gibi bilinen sureleri birçok insan ezbere tekrarlardı. Ramazan ayı 29 çektiği zaman, bayrama yakın bir günde 2 cüz okunarak denge sağlanırdı.

Ramazanın son günü çok özeldi. Son cüz okunduktan sonra törenle hatim duasına geçilirdi. Bütün cemaat gerçekten içten gelen bir coşkuyla son sureleri okur, salavatlar getirir, duanın her cümlesini uzun ve içten gelen ‘Amin..’lerle tamamlardı. Bu arada cemaatın çoğunun gözleri yaşarır, ağlayanlar, fenalaşanlar olurdu. Dua bitince herkes ilahi bir huzur ve sevinçle ayağa kalkar, yeni ramazanlarda buluşmak üzere yarınki bayram telaşı içinde evinin yolunu tutardı.

Ramazan ayının bir diğer dinsel töreni de evde yapılırdı: ‘Hatim İndirme’ veya ‘Cüz Okuma’.  Ailelerin çoğu çocuklarına evde veya mahalle mekteplerinde Kuran okumayı öğrettikten sonra sıra  bütün Kuran’ın tümünün okunmasına yani hatmine gelirdi.  Kuran tam olarak bittiği zaman buna ‘Hatim İndirme’ denirdi ve özel bir tören ve hediyelerle kutlanır, çoğu zaman da hatim hediyesi olarak o çocuğa yeni bir Kuran alınırdı. Kuran okunmaya başlarken ve sonunda  büyük bir saygı ile üç defa öpülür ve başa konarak kutsanırdı. 




SAKAL-I  ŞERİF

Ramazan ayının bir diğer önemli olayı da kutsal  Sakal-ı  Şerif’ in ziyarete açılmasıydı. Anadolu’nun birçok yerinde olduğu gibi Diyarbakır’da da bazı camilerde ve tanınmış ailelerin evinde bulunan ‘Sakal-ı Şerif’ daha çok kadir gecesine yakın günlerde halkın  ziyaretine açılırdı. İleri gelen din adamları, belirlenen saatte salavat ve dualarla özel bohçası ve koruma kutusundaki sakal-ı şerifi açar ve sonra ziyaret törenini idare ederdi. Törenin düzenli olması için bir gurup erkek  iki yana sıralanır, gelen kişileri tek tek ileri doğru yönlendirirdi. Oluşturulan koridorun tam ortasında en kıdemli hoca elinde tuttuğu cam kap içindeki sakal-ı şerifi gelen kişiye uzatır. Gelen kişi kaş göz arasında uzatılan cam koruma içindeki kutsal emaneti öper, başına koyar, hemen koridor dışına itilir, arkadaki kişi onun yerini alırdı. Bu iş o kadar  hızlı ve heyecanlı şekilde olurdu ki, ne olduğunu anlamadan kendinizi önce koridorun içinde sonra hocanın karşısında  ve ardından koridorun dışında bulurdunuz. Bu deneyimi, Nakipler ailesinin ileri geleni rahmetli  Osman Ocak’ın evinde birkaç defa yaşamama  rağmen ne gördüğümü hiç hatırlamıyorum. Bu arada bütün grup toplu halde salavat getirir, heyacan içinde bağıranlar, zikre düşenler hatta bayılanlar olurdu.

Ramazanda bir diğer alışkanlık, namazları değişik camilerde kılmaktı. Özellikle grup halinde  teravih namazının her gece değişik bir camide kılınması renkli bir uygulamaydı. Bir süre sonra teravihi en kısa sürede  kıldıran imamın cemaatı belirgin şekilde artınca, müftülük araya girer uygun bir şekilde ikazını yapardı.

Diyarbakır’ın en  eski ve   büyük camisi  Ulu Cami, en güzel camisi ise  Mimar Sinan’ın eseri   Behram Paşa Camisi idi.  Diyarbakır’ın 639 yılında Müslümanlar tarafından alınmasından sonra ‘Mar Toma’ kilisesinin camiye çevrilmesi ile Anadolu’nun ilk büyük camisi ünvanını alan ve beşinci harem-i şerif kabul edilen Ulu Cami, dört Sünni  mezhebe  aynı anda hizmet vermesi nedeniyle özel bir öneme sahipti. Mahalle arasında olması nedeniyle zamanla ilgi ve cemaat azlığı yaşayan Behram Paşa Camisi özellikle çinileri ile tarihi değerinden hiçbir şey kaybetmedi. Diyarbakır’ın Müslümanlar tarafından zapt edilmesi sırasında şehit olan Halid Bin Velid’in oğlu Süleyman Şah ve arkadaşlarının yattığı Hazreti Süleyman Cami’si cuma, bayram ve özellikle ramazan aylarında en yoğun ziyaret yerlerinden biri olurdu.

Bir yaz günü mahallemiz çocukları ile avlusunda  oynarken cemaatle beraber  toplu halde namaz kıldığımız Osmanlı dönemi eseri olan İskender Paşa Camisi’nin çocukluk anılarımda özel bir yeri vardır. Erkeklerde namazın geçerli olabilmesi için göbekle diz kapağı arasının örtülü olması gerektiğinden, namaza durduğumda  diz kapaklarımın üstündeki kısa pantolonumu fark etmem   huzurumu kaçırmaya yetmişti. Namaz boyunca kısa pantolonumun kimse farkına vardı mı bilmiyorum ama  yaşadığım huzursuzluğun  yanı sıra ellerimle olabildiğince  aşağılara çektiğim  o kısacık pantolonun da çok eziyet çektiği kesindi.




RAMAZAN PİYASASI

Uzun yaz aylarının   oruçlu günlerinde  bir diğer vakit geçirme yolu da ikindi namazından sonra  şehir turu atmaktı. Bunun için ya Lise Caddesi’nde piyasa yapılır ya da İçkale’ye gidilerek hem Hazreti  Süleyman Camisi ziyaret edilir, hem de adliye binasının arkasındaki dik yamaçtan Dicle Nehri seyredilirdi. Henüz Dicle Üniversitesi’nin kurulmadığı yıllarda Dicle’nin öte yakası bahar aylarında yemyeşil, yaz aylarında ise sapsarı ekili alanları ile göz alabildiğine uzayıp giderdi. Karşı yakada biri yeşillikten yoksun toprak , diğeri ise ağaçlar arasındaki evleri ve yemyeşil çevresi  ile dikkat çeken iki köy, yerli ve göçmen köylerin örneği olarak kanıksanmış gözlerle ve sözlerle seyredilirdi.

Lise Caddesi, 50’ li ve 60’ lı yıllarda henüz Ofis semti ağırlık kazanmamışken  şehrin en güzel, geniş, sosyetik ( o günün tabiriyle asri) caddesiydi ve akşam üzerleri bütün şehir halkı için bir piyasa yeriydi. Yolun iki yanında sıralanan o zamanlar bize kocaman  görünen 4-5 katlı apartmanlar; Genç, Yersel, Bakır, Çuhadar, köşede Onur  yanında Viktoriya Apartmanları  ya da  Dr. Faik Göksu’nun bahçeli villası gibi binalar, daha çok şehir içinden şehir dışına çıkan zengin Diyarbakır’lı yerli ailelerin tercih ettiği yerlerdi. 



BAYRAMLAR

Kutsal bir tören gibi kabul gören dini bayram hazırlığı  küçüğünden  büyüğüne  evin bütün üyelerinin  ciddiyet ve titizlikle katıldığı en önemli olaylarından biriydi. Bu tartışılmaz bayram saygısı ve özeni  kuşaktan kuşağa geçerek, ancak son zamanlarda giderek azalarak günümüze kadar geldi.

Bayram hazırlığı, özellikle kadınlar için zamana karşı yorucu bir yarıştı. Bayrama ne kadar zaman olsa, hazırlıklara  ne kadar erken başlansa   yine de vaktin yetmediği ve son günlere ve son saatlere mutlaka eksik bir şeylerin kaldığı bir süreçti.

Kolay değil, bayram geliyor, daha hiçbir hazırlık yok. Ev alttan üsten temizlenecek, camlar silinecek, odalar mevsimine göre toplanacak veya serilecek, misafir odasının takımları hazırlanacak, eksik bir şeyler varsa alınacak,  çocuklara elbise dikilecek, terziye gidilecek,  bayrama yakın yemek hazırlanacak ve son gün hem temizlik gözden geçirilecek hem de hamama gidilecek…

Annelerin ve kız çocuklarının bayram öncesinde ve özellikle son 3-5 günde ne kadar yorulduğunu, yıprandığını buna karşılık hiç şikayet etmeden bir ibadet yapar gibi nasıl tevekkülle bunu kabullendiklerini, hatta bundan getirdiği yorgunluğa rağmen yine de ilahi bir zevk aldıklarını saygı ile kabul etmek gerekir.

Bayram için evin bütün odaları başta misafir odası olmak üzere hazırlanır, en değerli ve yeni takımlar, bazıları bayramdan bayama olmak üzere serilirdi. Evlerin avlusu yıkanır, süpürülür; bayram yaz aylarından birine rastlamışsa havuzun taşları yosunlardan temizlenmek için fırçalanır, fıskiyesi çalıştırılırdı. Bayram kışa gelmişse, kapı önündeki ve avludaki karlar temizlenir, sobalar yeniden boyanırdı.

Son birkaç günde yoğunlaşan yemek hazırlığı genellikle klasik bayram yemeği olarak kuru fasulye, bademli pilav, dolma, but dolması, zerde, hoşaf, kadayıf veya baklava gibi  yemeklerden oluşurdu.

Ancak çocuklar için bayram demek tatlı demekti.  Büyük evlerde baklavacı kadınlar bayramdan önceki günlerde eve gelir, baklavayı evde hazırlar ve pişirirdi. Bunun için önceden gerekli hazırlıklar  yapılırdı. Henüz İpragaz veya Aygazla tanışılmadığı için mutfaktaki ocak yakılır, ateş hazır edilirdi. Açılan  ince  yufkalar kat kat serilir, aralarına yağ sürülür, ceviz serpilip, ateşte kızarana kadar pişirilir, uygun şekilde dilimlenir daha sonra üzerlerine  sıcak şurup dökülürdü. Ev baklavası inanılmaz şekilde lezzetli olurdu. Daha sonraları ev baklavasının yerini çarşı baklavası almaya başladı ama çarşı baklavası hiçbir zaman ev baklavasının lezzetini vermedi. Çarşı baklavasının en büyük iki riski siparişte geç kalmak veya aceleye getirilmiş kötü baklava ile bayramı geçirmekti.

Bayramlarda işi çok yoğun olan tatlıcılar,  gece gündüz çalışmalarına, bayram sabahına kadar evlere servis yapmalarına  rağmen   yine de  siparişleri tam karşılayamazdı. Baklava tepsisi bayramın en önemli misafiri gibi bütün ailenin gözleri önünde teslim alınır, annelerin sert bakışları altında bayram sabahına kadar korunmak için karyolanın veya geniş  bir sepetin altına saklanırdı. Annelerin büyük bir ciddiyetle kimsenin baklavaya el sürmeyeceğini kesin bir dille söylemelerine rağmen  çocukların aklı fikri baklavada kalırdı. Tehditler çocukların ne yapıp ne edip kimseler yokken kediler gibi  tepsiye ulaşıp köşelerdeki dilimlerden aşırmalarına ve zevkle yemelerine engel olamazdı. Anneler bunun farkına varıp söylenseler bile, baklava yiyenin yana kar kalır, bu olay da tatlı bir hatıra olarak anılardaki yerini alırdı. Bu konularda erkek çocukların ayrıcalığı vardı. Araklama işini kız çocuğu yapmışsa şiddetle kınanır, gittiği yerde- yani koca evinde- böyle bir şey yaparsa rezil olacağı yaşına başına bakılmaksızın yüzüne karşı söylenirdi. Erkek çocukların bu tip kusurları ise “Onlar erkektir, bir şey olmaz” denerek geçiştirilirdi.

 Diğer bayram yemekleri de genel olarak korumaya alınır,  tencereler buzdolabı olmadığı için tel dolaplarda, serin yerlerde ya kesik  koni şeklindeki büyük sepetlerin  veya ters çevrilmiş büyük leğenlerin altına saklanırdı. Yemekleri kedilerden korumak için de genellikle sepet veya leğenin üzerine iri bir taş bırakılırdı. Her şeye rağmen bayram yemeklerini özellikle dolmayı iki veya dört ayaklı kedilerden korumak mümkün olmazdı. Sepetin üzerindeki taş kayıp düştüğü zaman çıkan gürültüyü duymak kolaydı ama birkaç şüpheli içinden asıl hırsızı bulmak hiç kolay değildi.




BAYRAM İÇİN KATLIK

Bayramlarda yeni elbise giyilmesi, bazı çevrelerde  gençler ve çocuklar için  bir itibar sorunuydu. Bu nedenle  ‘Katlık’ denen erkek takım elbisesi  yılda bir veya iki defa  özellikle de bayramlara yakın günlerde diktirilirdi. Provalar başlayınca katlığın bayrama yetişmesi için terziler sıkıştırılır, onlar da bayram döneminde her gece sabaha, hatta bayram sabahına kadar çalışmak zorunda kalırdı. Elbiseler babaların deneyimlerine göre gençlerin  muhtemel büyümeleri göz önüne alınarak normalden büyük veya uzun diktirilir, doğal olarak   çoğu zaman da elbise vücuda oturduğunda eskimiş veya yıpranmış olurdu. Kalabalık ailelerde ise küçülen elbiseler bir sonraki çocuğa uydurulmaya çalışılır, böylece hem ekonomik davranılmış olunur, hem de herkesin gönlü hoş edilirdi.

Kadınların ve kız çocuklarının bayramlık elbiseleri de ya aile içinde veya maddi durum iyi ise kadın terzilerine diktirilirdi. Özellikle manto giyen kadınlar,  tanınmış erkek terzilere birkaç defa provaya gitmek zorunda kalırdı.

Rengarenk, fiyonklu , gösterişli elbiseler, etekler, taranmış saçlar, bağlanmış kurdelalar, yeni çoraplar ve ayakkabılarla  çok şık olan kız çocuklarının bayramdaki sevinci görülmeye değerdi.

Bayram için alınan giyim eşyaları ve özellikle ayakkabılar bayram sabahına kadar giyilmez, özenle saklanır, hatta çocuklar büyük bir zevkle yeni alınan ayakkabıları ile uyurlardı. Yeni ayakkabıların deri kokusu ama özellikle de içi kırmızı tüylü kumaşla kaplı  ‘Gislaved’ marka  lastik çizmelere sarılmanın ve kokusunu içinize çeke çeke yatmanın zevki unutulmazdı.



BAYRAM TRAŞI

Erkeklerin ve erkek çocuklarının bayrama yakın traşa gitmesi usuldendi. Bu nedenle bayram dönemlerinde en yoğun çalışan meslek mensupları terziler ve tatlıcıların yanı sıra berberlerdi.

Özellikle yaz aylarının sıcak  günlerinde berber koltuğuna oturmak tam bir eziyetti. İnanılmaz  sıcak bir ortamda  boğazınızı sıkıca saran bir örtü, terlemiş bir ense, mutlaka sırtınıza kaçan kesilmiş kıllar, saçınızı kesmekte zorlanan elle çalışan  tıraş makinesi ve makas.

Klimanın hiç olmadığı, vantilatörün  ise nadiren bulunduğu o dönemde   müşteriyi serinletmenin  başka  pratik yolları vardı. Bunlardan biri çıraklardan birinin müşterinin hemen yanında iki köşesinden elinde tuttuğu havluyu kollarını omuzuna kadar kıvırdıktan sonra  kuvvetle açması ile oluşan serinletme yöntemiydi.  Daha kolay ve etkili olan diğer yöntem de  berber dükkanının tavanına  iki iple asılan üzeri kumaşla kaplı yaklaşık bir metrekarelik karton parçasının alt tarafına bağlanan diğer bir ip aracılığı ile kenarda oturan genç bir çırak tarafında devamlı çekilip  bırakılmasıydı. Bu şekilde odada bir hava akımı oluşturulur ve serinlik sağlanırdı.

Gösterişe meraklı erişkin erkeklerin tıraşında genellikle saçlar hafifçe kısaltılır, güzelce taranır, isteğe göre briyantin ile parlatılır, bu şekilde o zamanın şık film artistlerine benzetilirdi. Gençler saçlarını kısa kestirmemeye gayret eder, en azından önden bir miktar saçın kalmasına ve taranarak yana yatırılmasına çalışırlardı. Standart olan  erkek çocukların traşında  saçlar 1 veya 2 numara ile kesilir, cascavlak kafalar ile çocuklar sokaklara salınırdı.



HAMAM

Bir diğer bayram hazırlığı, arife günü veya bayram akşamı insanların  hamama gitmesiydi. Evlerinde özel hamamı olan aileler daha rahattı, bayram akşamı anneler  sırası ile önce çocukları yıkar, sonra sıra büyüklere gelirdi. Berberden geldikten sonra hamama giren erkekleri takiben, iş güç bittikten, yemek, temizlik, ev serilmesi tamamlandıktan sonra sabaha doğru sıra kadınlara gelirdi. Bu şekilde bayram sabahı bütün aile tertemiz vücutları, temiz bayramlık elbiseleri ve temizlenmiş evleri ile bayrama hazır hale gelirlerdi.

Evimizde güzel bir banyo olduğu için bizim işimiz kolaydı. Geniş taş avlumuzun sağ köşesindeki banyo kapısından bekleme odasına (soğukluk),  daha sonra birkaç basamakla aşağı doğu her tarafı kapalı  asıl  banyoya girilirdi. Banyomuz  tam bir ‘Türk Hamamı’ idi. Gürül gürül yanan odun sobası, üstündeki su dolu kazanı ısıtır, ısınan suyun sıcaklık  derecesi tepedeki  soğuk su musluğu açılarak  ayarlanırdı. Temiz ve  sertlik derecesi düşük suyla (Hamravat suyu)  dolan taş cürün (kurna), hamam tası, lif, kese, sabun bu güzelliği tamamlardı. Yıkanmadan önce sırtımızı  sobaya doğru çevirir, bir güzel terler, sonra da lif, kese ve sabunla bir güzel temizlenirdik. Banyo bittikten sonra kızarmış suratlarla havlumuza sarılır, soğukluk kısmındaki sedirde  bir süre dinlenir, terimizi soğutur sonra giyinerek yukarı çıkardık.

Annemin, yıkanma  sonunda “Arefe suyu, şerefe suyu” diyerek başımızdan aşağı birkaç tas  su dökmesini takiben bizim söylediğimiz “Adam olmak suyu, akıllı olmak suyu” ile yıkanma işlemimiz biterdi.

Evlerinde hamamı olmayanlar için en önemli seçenek şehir içindeki yakın mahalle hamamlarıydı. Hemen her ailenin devamlı gittiği hamamı ve hamam malzemelerini taşıyan ‘Natır’ denen kadın taşıyıcıları belliydi. Genellikle yaşlı kadınlar olan natırlar hanımlardan önce sırtlarına aldıkları bohça içerisinde havlu, peştamal, tülbent, çamaşır, kildan, lif, sabun gibi malzemeleri taşırdı. Kadınlar hamamına kadınlar, genç kızlar ve henüz ilkokula başlamamış erkek çocuklar giderdi. Erkek çocuk biraz büyüdükten sonra artık  hamama alınmaz, diğer kadınların “Babasını da getir…” şeklindeki takılmaları ile kınanırdı.



BAYRAM NAMAZI

Bayram sabahı, namaza gitmek erkekler için kaçınılmaz bir görevdi. Bizler de çocukluk ve gençlik yıllarımızda çoğu kez bu görevi yerine getirirdik.

Bayram namazına  erken gidenler önce cemaatle sabah namazını kılar, daha sonra  bayram namazına kadar ya toplu halde salavat çekilir veya verilen vaaz ile namaz vakti beklenirdi.
Ulu Cami bayram namazlarında tamamen dolar, yaz kış farkı olmadan cemaat dış avluya taşardı. Namaza geç kaldığımızda yanımızda bir seccade ile gitmek en azından avluda namaz kılabilmek için uygulanan pratik çözümlerden biriydi.

Bayram namazı hutbelerinde hocalar şaşmaz bir şekilde, kurban bayramı ise kurbanlık hayvanın özelliklerinden, yaşından, kulağından, dişinden bahsederdi. Ramazan bayramında ise, biraz da kırgınlık ve kızgınlıkla  müslümanlığın  sadece ramazanda oruç tutmak, namaz kılmak olmadığını, asıl önemli olanın ramazandan sonra da namaza devam etmek olduğunu vurgulardı. Günümüzde de bayram namazlarında hemen hemen yakın şeyler anlatıldığına  göre zamanın ve insanların bu konuda pek değişmediğini söyleyebiliriz.



MEZARLIK ZİYARETİ

Bayram namazından sonra erkeklerin mezarlık ziyareti tek veya daha çok kalabalık ailelerde grup halinde yapılırdı. Ailenin erkekleri genellikle cami çıkışında ya da mezarlık yakınında toplanır sonra hep birlikte  mezarlığa gidilirdi. Mezarlık giriş ve çıkışında karşılaşan akraba, hısım, komşu, tanıdık ve arkadaşlar birbirleriyle el sıkışır,  güleç yüzle bayramlaşır, küçükler büyüklerin ellerine sarılır, büyükler de onların yanaklarından öperlerdi. Bu tablo her bayram en yoğun şekilde, Mardin Kapı Mezarlığında yaşanırdı.

Bayram namazını takiben mezarlıklar kalabalıklaşmaya başlardı. Bayrama yakın bir vefat dışında kadınlar bayram sabahı mezarlığa gitmezdi. Kadınlar genellikle bayram akşamı mezarlık çok kalabalık olmadan bu görevlerini yapardı. Mezarlıkta sırası ile aile büyüklerinin ve diğer tanıdıkların mezarı ziyaret edilir, yasin okunur, mezara su dökülür, dua edilirdi.

Mezarlığın değişmez figürleri yasin okuyan hocalar, mezara su dökmek için ellerindeki kaplarla koşuşturan çocuklar ve tabii ki dilencilerdi. Bayram günleri dışında bile mezarlık girişinde bekleşen genci yaşlısı bütün hocalar mezarlığa giren herkesin, daha doğrusu müşterinin, hemen arkasına takılır, mezara kadar onu takip ederdi. Siz istediğiniz kadar hocaya ihtiyacınız olmadığını söyleyin veya sadece bir hocanın arkanızdan gelmesine müsaade edin, söyledikleriniz boşunaydı. Hemen birkaç kişi peşinize takılır, mezarın başına gelince hepsi birden kim bilir kaçıncı kez tekrarladıkları yasin suresini okumaya başlardı.  Hocalar çoğunlukla bu gereksiz ve bıktırıcı ısrarın karşılığını  verilen bir miktar parayla alır, size de kızgınlık içinde ya sabır demek kalırdı.  

Mezara su dökme işi mezarlık çevresindeki evlerde yaşayan çocukların mesaisine dahildi. Onlarca çocuk, kız erkek fark etmez, bütün günlerini mezarlıkta geçirirdi. Akşama kadar mezar sulama, cenaze sahibinden para isteme gibi işlerden hem kendilerinin hem de ailelerinin memnun oldukları çocuk sayısının azalmamasından belliydi. Buradaki işlem çok standarttı. Kimse yokken çocuklar kendi aralarında güle oynaya şakalaşır, atışır hatta bazen kavga ederdi. Yeni bir müşteri göründüğü an hepsi usta bir oyuncu gibi birden durgunlaşır,  acıklı bir yüz ifadesi ile gelenlerin özellikle de kadınların  peşine takılır, dualar, yakarmalar arasında mezara kadar onları takip eder, çoğu zaman cenaze yakınına danışmadan suyu mezara döker ve verilecek parayı beklerdi. Cenaze sahibine düşen, yine hocalarda olduğu gibi ya sabır çekip en azından birkaçına bir miktar para vermek olurdu.



BAYRAM DİLENCİLERİ

Bayram sabahlarının en renkli grubunu  dilenciler oluştururdu. Onlar için ramazan ayı ve bayram günleri aylar öncesinden dört gözle beklenen en kazançlı günleriydi. Dilenciler, bayram günleri özellikle mezarlığın çıkış kapısına yakın yere oturur, önüne serdiği mendile atılan paraları toplardı. Kadın erkek, kimi yaşlı, kimi genç, kimi sakat, kimi yanında birkaç küçük çocuğu ile, kimi önündeki hastalık veya ameliyat raporu ile yan yana yerlerini alırdı. Bayram sabahının telaşı içinde birbirini iterek mezarlığa giren çıkan erkek, kadın, çocuk, genç, yaşlı insanlar, yerlerde yan yana oturmuş her birinin ağzından ayrı bir dua veya yalvarış yükselen dilenciler, balon veya oyuncak satan satıcılar ve ortamda her kafadan çıkan ayrı bir sesin oluşturduğu bir gürültü. Kuran sesi, Türkçe, Kürtçe, Arapça dua sesi, yakınma sesi, zikre düşmüş yaşlıların sesi, beyit sesi birbirine karışırdı. “Tef” çalan ve zikir eden kişilerin ritmik hareketleri ve söylemleri özellikle kendinden geçtikleri zaman yaptıkları hareketler ilgiyle ve çocuklar tarafından biraz da korkuyla izlenirdi.

Dilencilere bozuk para, şeker veya bayram çöreği verilirdi. Genellikle bayram öncesi fakir fukara için bozuk para toplamak ta bayram hazırlığı içindeydi. Bu nedenle bayrama yakın bozuk para darlığı bile olurdu. Her evin erkeği bayram sabahı dağıtacağı bozuk parayı ve bayramlıkları kabaca hesaplar, mezarlıkta o kalabalık ve gürültü patırtı içinde yaşlılar, sakatlar ve hafızlar öncelikli olmak üzere ayırdığı parayı, kendisinin ve ailesinin ‘Başının ve gözünün sadakası’ olarak gönül rahatlığıyla dağıtırdı.

Dilenciler oldukça profesyoneldi. Mendilde biriken bozuk para kaşla göz arasında toplanır, ortada sadece birkaç tane bırakılırdı. Para bozdurmak isteyenler için ceplerinden  çıkardıkları bozuk paraları hemen kağıt para ile değiştirirlerdi.

Bütün bunlara ilaveten şaşmaz bir şekilde cami yapımı veya onarımı için para toplayanlar, evi yıkılanlar veya ağır hastalar için yardım isteyenler etkileyici sesleri ve mimikleri ile görevlerini yaparlardı.

Sonuç olarak yılda iki kez de kutlansa bayramlarda tekrarlanan bu inanılmaz  gürültü ve renk cümbüşü içinde insan kendini, yüzyıllardır tekrarlanan tarihi bir sahnede yaşıyor hissederdi.



EVDE BAYRAMLAŞMA

Mezarlık dönüşü evde bayramlaşma başlardı. Herkes erkenden kalkarak büyük bir şevkle bayramlık elbiselerini ve ayakkabılarını giymiştir. Sadece bayram için yeni bir şeyler alınamayan çocukların ve gençlerin yüzünde, kendilerine söylenen “Bir sonraki bayrama…” avutmasına karşın buruk bir sevinç izlenirdi.

Sırayla el öpülür, yanak verilir, dua alınır;  bayrama yakın ölen ya da bayramda bulunamayan uzaktakiler için özlem dolu sözler söylenir, bu sırada evin yaşlılarının gözü dolardı. Yine yaşlılar tarafından gençlerin o yaşlarda anlayamayacağı  ‘ailenin birlik ve beraberliği, aile üyelerinin birbirini sevmesi ve sayması, ailenin bütünlüğünün bozulmaması’  şeklindeki samimi ve duygusal ifadeler bir daha dile getirilirdi. 

Ev içi bayramlaşmasından sonra herkese göre farklı olan bayram mesaisi başlardı. Evin büyükleri aynı zamanda ailenin ve çevrenin büyükleri ise, misafir odasına geçer, bayramlaşmaya gelecek misafirleri beklerdi. Ailenin orta yaş grubu erkekleri ise daha yaşlı akraba, tanıdık ve komşuları ziyarete giderdi. Ailenin kadınları evde oturur, gelecek misafirlerin ağırlanması ve yemek işiyle ilgilenirdi. Bayramın diğer günleri, ziyaretlere karşılık vermekle geçerdi. Aynen evcilik oynar gibi bütün aileler birkaç gün içinde birbirleri ile birkaç defa görüşür, her seferinde “Daha daha nasılsınız ?..” gibi protokol soruları ile adetlere uyulurdu.

Çikolata moda olmadan önce misafirlere  kaide olarak  kağıtlı bayram şekeri tutulur ve kolonya servisi yapılırdı.  Daha sonraları kağıtlı veya açık çikolata  sunmak bir statü göstergesi oldu. Bayramlarda çikolata ile beraber likör sunulması, ancak “Asri” denen yabancıların veya o zamana göre daha modern yaşayan Diyarbakır’lı  ailelerin yapacağı işlerdi. Likör sunumu hemen duyulur,  “Haaa…yaaa…öyle mi…” gibi ifadelerle hayret ve şaşkınlık ve likörün alkollü içki sayılması nedeniyle  kınama sözleri duyulurdu.

Çikolata deyince de tartışmasız şekilde  Atlas Çikolatası akla gelirdi. Dörtyol’da Onur Palas’ın köşesindeki Ayla ailesine ait bu şekerleme mağazası, ciddi çalışma düzeni ve çikolatasının kalitesi ile Diyarbakır’da bir markaydı ve ordan alış veriş yapmak bir bakıma ayrıcalıktı. Çikolatanın yanı sıra lokum ve badem şekeri de diğer seçenekler arasındaydı. Kapaklarında eski İstanbul gravürlerinin işlendiği çikolata dolu tahta kutular, boşaldıktan sonra bile yıllarca saklanırdı. Bu gün hala üzerinde Kız Kulesi, Sultanahmet Camisi , Üçüncü Ahmet Çeşmesi olan bu kutular evlerimizde o dönemlerin tanığı gibi bir yerlerde işe yarıyor.

Şekerin ardından çay veya kahve ikramı yapılırdı. Yaza rastlayan bayramlarda şekerden sonra limonata, vişne suyu veya gazoz verilirdi. Limonata daha önceden evde hazırlanan limon ve limontuzundan yapılır, vişne suyu ise  bahar aylarında çoğunlukla Elazığ’dan getirilen vişnelerden hazırlanırdı. Bunun için  ilkbaharın sonunda  kasalarla alınan vişne evin hanımları tarafından  leğenlerde çekirdeklerinden ayrılır, ezilerek suları çıkarılır, güneşte bekletilir ve konsantre bir şekilde şişelerde saklanırdı.



YAZIN GAZOZ,  KIŞIN BAKLAVA

Yaz bayramlarının  çocuklar için en gözde ikramı o yılların iki meşhur gazozu olan Uludağ ve Ünal gazozuydu. Bayrama yakın her birinde 24 şişe bulunan kasalardan alınır ve serin kalması için avludaki havuzun için konup bekletilirdi. Gazozu, gazoz açacağı ile açmak ve bardaklara köpüklü köpüklü doldurmak çocukların  severek yaptığı işti. Tabii ki bu zahmetli işin çok güzel bir de ödülü vardı,  şişenin dibinde kalan veya artan gazozları kaşla göz arasında içmek hoş bir olaydı.

Kışın yaşanan bayramda ise misafirlere baklava sunmak usuldendi. Önceden ısmarlanan veya evde yapılan baklava, değerli tabaklarda misafirlere sunulurdu. Ziyarete gidilen yerde de bol bol tatlı yenirdi. Ancak bir süre sonra artık tatlı yemekten insana gına gelir, yememek için bahane aranırdı. Ev baklavaları kesinlikle erken doygunluk yapmadığı için tercih edilirdi. Bütün özene rağmen özellikle ramazan bayramında çoğu kimsenin mide ve barsakları  bozulur, bayramın tadı kaçardı.




GENÇLERİN BAYRAMI;  SİGARA VE SİNEMA

Bayram ziyaretlerinin vazgeçilmez ikramlarından biri de sigaraydı. Bayramdan önce mutlaka değişik markalardan birkaç paket sigara alınır, açılır ve geniş bir  tabakta (gümüş olması tercih edilir) misafir odasının orta sehpasına konurdu. Uçlarına sigaraların takıldığı, açıldığı zaman onları yelpaze gibi karşısındakine sunan özel sigaralıkla sigara tutmak çocukların çok hoşuna giderdi. Her misafire ısrarla sigara alması söylenir, alışkanlığı olmayanlar bile bayramdır veya bu kadar ısrara karşı almamak ayıp olur diyerek ikramı geri çevirmezlerdi.

Bayramlardaki bütün bu hizmetleri evin genç erkekleri veya oğlan çocukları yapardı.

Bayram günlerinin yoğun mesaisi çocuklara aitti. Kolay değil, sabah erkenden kalkılacak, yeni elbiseler giyilecek, büyüklerin elleri öpülecek, ardından gecikilmeden diğer akraba, komşu ve tanıdıkların ziyaretlerine gidilecek ve asıl amaç olan bayramlıklar toplanacak. Bayramların en hoş yanı yeni giyeceklerin yanında bayramlık para toplanmasıydı. Aman Allahım, hazır para, hem de hepsi senin. Anneler o paraya göz koysalar bile en azından bir kısmını rahatça harcayabilirsin. Yaşasın bayram yeri, yaşasın sinema, yaşasın çekilişler, yaşasın pat pat tabancası ve yaşasın gizlice sigara içmek !..

Sinemalar bayram için özel filmler getirir, bir seferde gösterilen film sayısını artırır hatta devamlı film seyrine bile izin verirdi. Yani sinemaya gir, istediğin kadar kal, istediğin kadar film seyret! Bundan daha güzel bayram olamazdı.

Çocuklar bayramda genellikle kardeşleri veya akraba çocukları ile beraber gezerdi. Kız çocukları da 9-10 yaşlarına kadar bu gruplara katılır, daha sonra artık büyüdükleri için evde otururdu.



YAŞASIN BAYRAMLIK

Bayramlaşma için gidilen evde herkes rolünü çok iyi oynardı. Çocuklar süratle büyüklerin elini öper, tutulan şekerden birkaç tane alıp cebine atar daha sonra uslu ancak sabırsız bir şekilde yan gözle verilecek bayramlık parayı beklerdi. Bayramlık alınır alınmaz çocuklar için artık o evde görev bitmiştir. Süratle orası terk edilir,  yeni hedef eve doğu yola çıkılır. Büyükler için de roller bellidir. Büyüklerin cebinde hazır bekleyen bayramlık gelen çocukların yakınlığına, önemine ve yaşına göre dağıtılırdı. Dağıtım işi bitince ev büyüğünün de görevi biterdi. Bayramlıklar 25 kuruştan başlar 50 kuruş, 1 lira nadiren kağıt 2.5 lira olurdu. Kağıt para almak bayramın olayıydı. Harca harca bitmeyen bir para.

Dışarıda kim kime ne kadar para vermiş onun hesabı yapılır,  paralar defalarca sayılır, sıkıca saklanır, diğer çocuklara ve aile üyelerine övünçle gösterilirdi. Paraların yönetiminde  anneler dolaylı yoldan etkili olur, bir kısım para bayramda harcanmak üzere ayrılır, bir kısmı da ileride kullanılmak üzere anneye emanet (!) bırakılırdı. O günden bu güne ne değişirse değişsin, çocukların bayramlık alma isteği ve zevkinin değişmediğine eminim.



BAYRAM YERİ

Bayram yeri olarak genellikle şehir içindeki uygun meydanlar ya da sur dibindeki geniş alanlar seçilirdi. Mahalle içindeki alanlarda küçük düzenlemelere karşılık özellikle  Dağkapı, Çiftkapı, Urfakapı çevresinde bayramın  şanına yakışır düzenlemeler yapılırdı.

Bayram yerinin en çok ilgi çeken eğlence araçları her yerde olduğu gibi; salıncak, atlı karınca, takla-dolaptı.  Özellikle takla dolaptaki çocukların bir diğer gruba toplu halde söyledikleri ‘Hala hala heyyy… Kime kime şu karşıki dolabaaa…’ tekerlemesi o günleri yaşayanların kulağında on yıllardır silinmeyen bir şarkı gibi devam etmektedir.

Ayrıca ‘Gören pişman- Görmeyen Pişman’, ‘Kesik Başlı Kız‘, ‘Başı İnsan, Vücudu Yılan Canavar’,  ‘Sihirli Aynalar’  çadırları  gibi ilgi ve merak uyandıran çadırlar işin aslını bilen bilmeyen herkesin ilgisini çekerdi. Tezgahlarda sigaralara çember atımı, balonlara tüfekle atış poligonu, bir ağırlığı raylı bir rampada  itme yarışı, iri bir topa yumruk vurarak güç gösterme  denemesi, robot kolu ile sigara paketini yakalama, iki nokta arasına gerilen çelik telde makara ile kayma gibi çeşit çeşit her biri birbirinden farklı ve zevkli eğlence araçları mutlaka denenmesi gereken bayram fırsatlarıydı. Son zamanlarda bunlara ufak çaplı ‘Luna Park’ larla daha büyük ve modern eğlence araçları, çarpışan oto, rotor, uçan sandalyeler ve ilginç hayvanlar vs eklendi.

Yeni giysileri içerisinde bağırarak çağırarak koşuşan,  birbirine takılan, kızan, gülen, ağlayan, düşerek dizini veya elini kanatan, kardeşini veya arkadaşını arayan, parasını kaybeden, toz toprak içinde terleyen onlarca çocuk ve genç,  onlara seslerini duyurmaya çalışan seyyar satıcıların, çığırtkanların sesi ve eğlence araçlarının yarattığı baş döndürücü  hareketlilik dünyadaki bütün çocukların yaptığı ortak bir rengarenk ‘Bayram Yeri Resmi’ gibi  unutulmaz bir tablo yaratırdı.

Bayramda çocukluktan gençliğe geçmek üzere olan erkek çocukların programı daha farklıydı. Bayram yerinde daha çok güç gösterisine giren yarışmalar, sigaraya halka atma, topu yumruklama veya salıncağı en yükseklere kadar kaldırma gibi işler tercih edilse de asıl marifetlerden biri gizlice sigara içmekti. Erişkin olmanın bir göstergesi olarak sigara içmek için toplu halde en ucuzundan bir paket sigara alınır, sokak aralarında tüttürülürdü. Sigara içmenin birkaç püf noktasını bu yoldaki her genç bilirdi. Karşıdan gelen tanıdık birinin sigarayı görmemesi için sigara, yanan ucu avuç içine gelecek şekilde baş ve işaret parmakları arasında tutulurdu. Aramalarda kolay bulunmasın diye sigara paketi çorabın içine sokulurdu. Evlerde en iyi sigara içme yeri tuvaletlerdi. Genellikle aile içinde gencin sigara içtiğini en erken anneler anlar,  bir süre sonra varsa kız kardeşler de bu sırra ortak olurdu. Annenin  ‘Babana söylerim!..’ veya kız kardeşin ‘Vallah seni herkese  söyleyeceğim!... tehdidi  ile geçen sürede zaten gençlerin çoğu  bu alışkanlığa sahip olurdu.

Bayram yerinin büyükler açısından önemli köşesi erkeklerin folklor oyunuydu. Uzun şalvarlı davulcu ve top yanaklı zurnacının göğüsleri titreten ve yüreklere  işleyen sesi ve  ritmi ile ortaya çıkan her biri meslek sahibi ama halk oyunlarını çok iyi bilen usta oyuncuların oyunu birer belgesel niteliğindeydi.

Eski ramazanlar ve eski bayramlar yıllarca ve yıllarca aynı titizlikle, aynı şekilde, aynı heyecan ve sevinçle tekrarlandı, tekrarlandı ve nihayet durdu. O dönemleri yaşayanlar için o günler;  yüzlerde sıcak ve içten bir tebessüm, gözlerde nem, kalpte sevgi ve özlem yaratan bir anı olarak kaldı.



22 Nisan 2011 Cuma

ZİYA GÖKALP;İLKOKULDAN LİSEYE



İLKOKULDAN LİSEYE;   ZİYA GÖKALP…



Diyarbakır denince akla ilk gelen isimlerden biri nasıl Ziya Gökalp ise, çocukluk yıllarımızda da okul deyince  aklımıza  ilk  gelen,  Ziya Gökalp İlkokulu ve Ziya Gökalp Lisesi’ydi. 1950 li 1960 lı yıllarda Ziya Gökalp İlkokulu  dönemin en tanınmış ilkokullarından biri;  eski ismiyle Diyarbakır sonraki ismiyle Ziya Gökalp Lisesi ise Cumhuriyet döneminin uzun süre bölgedeki tek ve çok önemli lisesiydi.

Benden büyük kardeşlerimin deneyimi ile 1953 te  Ziya Gökalp İlkokulu’na başladığımda kendimi okula önceden  hazırlamış, evimizin bulunduğu Ulu Cami Mahallesi’nden, ara yolları kullanarak  Ziya Gökalp Sokağı’ndaki okula gitmeyi öğrenmiştim bile.

Aşı kağıdı, trahom muayenesi, nüfus kağıdı, vesikalık fotoğraf çektirme  vs gibi işlemlerle başlayan okula kayıt hazırlığı hayatımda  bürokrasiyle tanışmanın ilk adımını oluşturuyordu.

Her çocuğun yaşadığı o ilk ve büyük heyecanı iliklerime kadar hissederek  önce şimdi ‘Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi’ olan o zaman kapısının üzerinde  ‘Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti’ tabelası bulunan  Sağlık Müdürlüğü’ne gitmiş,  avluya açılan alt kattaki bir odada aşı ile ilgili işlemleri bitirip ara kapıdan geçtiğimiz  ‘Trahom Savaş’ olarak bilinen bitişik binanın ikinci katında yapılan trahom  muayenesinden sonra rahatlamış olarak  dışarı çıkmıştık.

Trahom, sıtma ve tüberkülozun ülke genelinde  yaygın ve ciddi sorun olduğu Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan ‘Trahom Savaş’, ‘Sıtma Savaş’ ve ‘Verem Savaş’ örgütleri dünya çapında inanılmaz bir başarı sağlamış ve böylelikle üç yaygın hastalık ta  kontrol altına alınmıştı. Trahom,  izolasyon amacı ile trahomlu öğrencilerin ayrı bir okula gönderilmesini gerektirecek kadar ciddiye alınan bir hastalıktı. Mahallede oynarken birden ‘Hadi trahoma gidelim’ der grup halinde Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi’nin yanındaki Trahom Savaş’a giderek gözlerimize biri renksiz ve yakıcı diğeri  bir süre sonra burnumuzdan akan sarı renkli iki ilacı damlattırır, tekrar oyuna dönerdik.

İlkokula kayıt için çekilen vesikalık fotoğrafımda o yaştaki her çocuk gibi  yuvarlak bir surat, tombul yanaklar, dikkatli bakan gözlerde sezilen korku ve endişe ile , hafif çatık kaşlarla;  üzeri işli beyaz  yakalık ve gri gömleğim hayatımın ilk resmi belgesi olarak kayıtlara geçiyordu. İlkokulda öğrencilerin çoğunluğunun  siyah, bazılarının gri renkli gömlek  giydiği dönemde benim  için uygun görülen ikincisi olmuştu. Özellikle bizim yabancı dediğimiz subay veya memur çocuklarının hepsinin önlüğü hem siyah hem de belirgin şekilde kısa iken, benimkiyle birlikte bazı öğrencininki hem griydi hem de uzun. Gizli gizli buna üzüldüğüm, siyah renkli önlüklülere imrenerek baktığım iki yıldan sonra nihayet sahip olduğum siyah renkli önlüğümle  çocukluğumun ilk kompleksini geride bırakıyordum.

Kayıt numaram  öylesine hoşuma gitmişti ki  okulun açılışına  yakın günlerde evimizin avlusunda ‘Sekiz yüz doksan altı, sekiz yüz doksan altın, sekiz yüz doksan altı, sekiz yüz doksan altın’ diye söylenerek hem numaramı ezberliyor  hem de, altı ile altın arasındaki benzetmeden  kendimce zevk alıyordum.





ZİYA GÖKALP İLKOKULU

Ziya Gökalp Sokağında , Dörtyol’a yakın kesme taştan (erkek bazalt taş)  yapılan 2 katlı Ziya Gökalp İlkokulu, büyük pencerelerle süslü  gösterişli bir cephe,  zeminden merdivenlerle çıkılan Roma tarzı üçgen alınlıklı  büyük bir giriş kapısı olan büyük ve tarihi  bir binaydı. Alt katta koridora açılan 4 dershane, giriş kapısının tam karşısında üst kata çıkan geniş ahşap bir merdiven, üst katta yine koridora açılan 4, toplam 8 dershane bulunuyordu.

Binanın tarihi, neoklasik Osmanlı tarzında yapıldığı 19 yüzyıl sonuna;  ‘Kız Orta Mektebi’ olarak (Rüştiye-i İnas)   kullanıldığı  1912’ ye ve ilkokula çevrildiği 1928’ e kadar gidiyordu.  Yüksek tavanlı, geniş  pencereli, tahta zeminli okulda  öğretmenler odası alt katta ve ön cephedeydi. Bize o sıralar oldukça yüksek görünen  aslında sadece  birkaç basamakla   inilen  öğrencilerin toplanma ve oyun alanı olan okul bahçesinin bir köşesinde  kooperatif odası, karşısında ise eğitici film gösterileri ve kapalı havalarda spor amaçlı kullanılan bir salon vardı.

Öğrenim dönemimizde büyük olasılıkla  sınıf darlığı nedeniyle bir yıl eğitim gördüğümüz bu salon,  arada bir hastalıklarla ilgili siyah beyaz ve yıpranmış da olsa eğitici filmlerin gösterildiği, bize göre  neşeli ve eğitici saatlerin geçirildiği bir yer oluyordu.

Kuruluşundan itibaren Rıza Bey, Süleyman Bey (Savcı), Ömer Bey ve Faik Bey’dan sonra gelen müdürümüz  Ahmet Tarhan, uzun boyu, uygun fiziği, ciddi görüntüsü ve  verdiği güvenle ilkokul müdüründen çok  bir genel müdüre benziyordu. Birkaç yıl sonra kulaktan kulağa yayılan Halk Partili olduğu  söylentisinin ardından  yerine yeni müdür Hayri Yılmaz’ın atanması kimse için sürpriz olmadı. Hayri Yılmaz da iri cüssesi, otoritesi ile  iddialı ve çalışkan bir müdür olarak yıllarca hizmet verdikten sonra  Yenişehir’de açılan şehrin süratle değişen sosyal dokusuna uygun  daha popüler olan Mehmetçik İlkokulu’na atandı.



SEVGİLİ ÖĞRETMENİM
           
İlkokul yılları boyunca ( 1953-1958)  tek öğretmenimiz olan ve gerçekten bir anne gibi benimsediğimiz Musavver  Hanım (Musavver Sümer) ile  Zeki Aktan’ın eşi Kadriye Aktan beraberce okulun en iyi öğretmenlerindendiler. Orta boyu, toplu fiziği, kumral ve hafif dalgalı saçlarıyla  devamlı gülümseyen  Musavver Hanım’a göre, Kadriye Hanım uzun boyu, beyaz teni, siyah saçları, iri gözleri  ile güzelliğinin farkında havalı ve biraz da kendinden razı  bir öğretmendi Yıllar sonra tıp fakültesi öğrencisi olarak  Musavver Hanım’ı ziyarete gittiğimde  beni yeni öğrencilerine  büyük bir sevgi ve gururla tanıtırken neden duygulanarak gözlerinin yaşardığını; yine yıllar sonra  kıdemli bir üniversite öğretim üyesiyken,   beni görmeye  gelen doçent olmuş bir  öğrencimi gördüğümde  çok daha iyi anladım.

İlkokul döneminin unutulmayan ve sevilen  hocalarından biri de  zayıf yapısı, uzun boyu, hafif eğik yürüyüşü ve kışın şapka niyetine kullandığı atkıyla kapattığı beyaz saçlı  kafası, güler yüzü ve tatlı dili  ile Salih Şeker’di. Bazı arkadaşlarımızın din dersine  niye  girmediğini önceleri  pek anlamıyor, sonra tesadüfen onların ‘Gayrimüslim’ olduğunu öğrenince de   arkadaşlık ilişkilerimiz değişmiyordu.



İLKOKULDA HAYAT
                                  

Okulda ders başlamadan önce, teneffüslerde  veya öğlen aralarında tek oyun alanımız olan okul bahçesinde,  sıkıştırılmış ve sicimle sıkıca bağlanmış kağıt toplar veya  yine kağıda sarılmış veya  sarılmamış orta büyüklükteki taş kömürü parçası ile iki takım halinde kan ter içinde  oynadığımız futbol maçlarıyla ve ‘Carr’ denen koşma ve yakalamaya dayanan oyunlardan çok hoşlanırdık.

Öte yandan iki  veya üç kızın kol kola girerek ritmik ve uyumlu bir şekilde koşarken çıkardığı ‘Ego Ego Dan Dan Dana’ tekerlemesi ve ip atlama da kız öğrencilerin belli başlı oyunlarıydı.

Okul kooperatifinde yiyecek olarak sabahları siyah tepsilerde  fırından gelen  tadına doyulmaz   sıcak ‘Poğaça’ lar  ve o sıralar çok yeni olan daha çok zengin çocuklarının aldığı  ‘Gofret’, biz  ona ‘Goflet’ dedik,  satılırdı. Benim  de  kısa bir süre görev yaptığım kooperatifte, yakın arkadaşım Aziz Tatlıcı ile onların meşhur pastanesi (Şeyhmus Pastanesi ) ve fırınlarına giderek beğendiğimiz boğacaların satıldığı  kooperatif işi  öğrenciler için imrenilecek bir ayrıcalıktı.

Sınıfların yüksek sayılacak  ahşap tavanına   zaman zaman  bizim de  katıldığımız yaramaz çocukların, bükülü  baş parmakları   ile işaret parmakları arasına sıkıştırarak  fırlattığı jiletlerin  saplanması ve  orada kalması  bir marifet sayılırdı.

Kaloriferin henüz olmadığı, ısınmanın odun ve taşkömürü ile yapıldığı sınıflarda kışın  sobaya yakın oturmak bir  avantaj, çok yakın oturmak ise kaçınılmaz olarak devamlı  terlemek demekti.

İlkokul yaşantısının, bütün öğrencileri etkileyen  unutulmaz anılarından biri de aşı günleriydi. Aniden sınıflara giren görevlilerden   kaçma şansı bulamayan özellikle bazı kız öğrencilerin heyecanlanması, korkması hatta ağlaması  bazı erkek öğrencilerin ise  cesaret örneği olarak öne çıkması olağan işlerdi. O kuşağın unutamadığı yaşlı, gözlüklü erkek iğneciden kaçabilenler kaçamayanlara göre kendilerini şanslı olarak kabul etse de, az sonra bir diğer iğneciden aynı enjektör ve iğne ile 5-6  öğrenciye aşı yapılmasından hiç kimse kurtulamıyordu. Ertesi gün aşı yeri şişiyor, kızarıyor,  evdeki  kolonya, ispirto veya sıcak pansuman uygulamasına rağmen geçmeyince bir iki gün devamsızlığa neden oluyordu. Aynı enjektörle birkaç kişiye aşı yapılmasının  hepatit B yayılımı tehlikesine  neden olduğunu anlamak için en az 30 yıl geçmesi gerekecekti.

                               

ÇALIŞMA ZAMANI

Öğrencilerin üç defa  karne aldığı, iki ara tatil yaptığı o dönemlerde  dersler arasında en önemlileri matematik, hayat bilgisi ve  türkçeydi.  Diğer derslerden olan temizlik  dersinde her pazartesi  cebimizde taşıdığımız küçük beyaz mendilleri sıranın üstüne koyar, kesilmiş tırnaklı küçük temiz ellerimizi mendilin üzerine yerleştirir heyecan ve korku ile öğretmenin gelip temizlik kontrolü yapmasını beklerdik. Öğretmenler de büyük bir ciddiyetle bu görevlerini yapar, beğenmedikleri öğrenciyi ya uyarır veya cetvelle parmaklarına sertçe vururdu.

Çok eğlenceli geçen  müzik dersinde öğrendiğimiz şarkıları birlikte söyler, avazımız çıktığı kadar ama belli bir ritim içinde bağırır, bu şekilde  hangi sınıfta müzik dersi olduğunun  kolaylıkla anlaşılmasını sağlardık.

 Müzik dersinde kara tahtaya notalar için beş paralel çizgiyi çekmek ve sol anahtarını yerleştirmek, öğretmen öğrenci işbirliği ile kolayca yapılan zevkli bir işti. Paralel çizgiler ya parmaklar arasına sıkıştırılan iki tebeşirin düzgün bir şekilde yürütülmesi ile tamamlanır veya daha düzenli olması için ip yöntemi kullanılırdı. Bu yöntemde yeterli uzunluktaki bir beyaz ip önce tebeşirle iyice boyanır, sonra iki ucundan gergin bir şekilde  kara tahtaya yapıştırılır ve aniden çekilip bırakılırdı.

Dördüncü ve beşinci sınıflarda müzik dersimize gelen Erdoğan Bey (Erdoğan Aykal)  ustaca çaldığı ve bizim davul zurnadan sonra ilk defa gördüğümüz müzik aleti olan akordeonu ile hepimizin ilgisini çekmişti.

İlk söylediğimiz şarkılardan biri daha  okula gitmeden bütün çocukların ezberlediği;

Daha dün annemizin kollarında yaşarken
  Çiçekli bahçemizin yollarında koşarken
  Şimdi okullu olduk, sınıfları doldurduk
  Yaşasın okulumuz, yaşasın sınıfımız’ şarkısıydı.

Tabii kaçımızın çiçekli bahçesi olan evlerde büyüdüğünü bilmek mümkün değildi ama okula başlamanın kaçınılmaz bir kader olarak bütün çocuklarda belli bir heyecan ve korku-merak yarattığı kesindi.

Müzik dersinin  bir diğer demirbaş şarkısı, hareketlerle söylenen dünyanın en çevreci ve yeşilci (!)  şarkısıydı;

Baltalar elimizde, uzun ip belimizde
 Biz gideriz ormana, ormana hey hey’

Diye başlayan şarkıda ellerimizde balta varmış gibi kollarımızı önce sağdan sola, sonra soldan  sağa savurarak ve bu arada oduncular gibi ‘Hıh, hıh’ diyerek  yeşil renkli cennet vatanımızın  ağaçlarını (!)  neşe içinde keserdik.

İlkokul birinci sınıfta zor olan okuma yazmayı öğrendikten sonra  o zamanların klasik kitabı olan Alfabedeki hikayeleri  okumak ve anlamak bizlere yeni bir dünyanın kapısını açıyordu. Alfabedeki her hikayenin ayrı bir etkisi oluyor, bir avcının vurduğu kuşun yuvasında onu bekleyen yavrusunun durumuna olabildiğince üzülüyor hatta ağlarken, Alfabenin sonundaki;

Karga karga gak dedi, çık şu dala bak dedi
 Çıktım baktım o dala, karga fındık getirdi,
 Fare yedi bitirdi, onu tuttu bir kedi,
 Miyav dedi av dedi…’ ile devam eden ve sonunda;

Müjde Alfabe bitti…’ tekerlemesi ile biten okuma parçasına gülüyorduk.



HAFTALIK DERGİLER

Ara sınıflarda temel eğitim aracı olan haftalık dergiler, en ufak ayrıntısına  kadar aklımda kalan, şimdi görsem hemen  tanıyabileceğim  heyecan verici, öğretici, eğlenceli, renkli resimleri ile  inanılmaz bir şekilde belleğimizde yer ediyordu. Düzgün çizgiler ve pastel renklerle hafif sarımsı dergi sayfalarına  yerleşen o güzel dünyanın, en azından zihinlerimizde hala yaşadığı bilmek bile çok güzel bir duygu.

Şortlu  tombul bir erkek çocuğun çizildiği ‘Vücudumuz ve Organlarımız’ konusunda  vücudumuzun baş, gövde, kol ve bacaklardan oluştuğunu, beş duyumuzun neler olduğunu, sabahları dişlerimizi fırçalamamız gerektiğini  bir daha unutmamak üzere öğreniyorduk.

Mevsimlerle ilgili bilgiler ve resimler bir klasikti. Sokakta yürürken şapkası rüzgardan uçan adam, köşedeki kestaneci, rüzgardan eğilmiş yapraklarını dökmüş ağaçlar, bacalardan rüzgara kapılmış savrulan soba dumanları sonbahar demekti.

Karla kaplı bir bahçede şaşmaz bir şekilde havuç burunlu, kömür gözlü, atkılı   kardan adam, arkada bacası tüten bir ev, paltolu, atkılı kartopu oynayan, kızakla kayan çocuklar kışın  değişmez kahramanıydı. Bir diğer sayfada ise bacası tüten evin içinde üzerinde kestanelerin piştiği bir soba, köşede oturan sakallı dede ve baş örtülü nine, ayakta dolaşan genç ama modern anne ve baba ve mutlaka sobanın yanında kıvrılarak yatan veya yün yumağı ile oynayan evin kedisi vardı.

İlkbaharla ilgili dergilerde, dallarında kuşların öttüğü çiçek açan ağaçlar, kelebekler,  havada dönen leylekler, yemyeşil çayırlar, neşe ile koşuşan çocuklar çok tipikti. Bütün ağaçların ilkbaharda çiçek açtığını bilmediğimiz o yaşlarda, bizim için bütün çiçek açan ağaçlar badem ağacıydı.

Bir deniz kıyısı, uzaktan geçen bir yelkenli, havada  düzgün şekilli birkaç bulut ve uçan  martılar, kıyıda kürek ve kovaları ile kumda oynayan çocuklardan  oluşan yaz resimlerinin yer aldığı dergiler artık tatil döneminin geldiğini gösterirdi.




TARİH ŞERİTİ

Sınıflarımızın bir diğer unutulmazı, hala okullarda varlığına inandığım, duvardaki ‘Tarih Şeriti’,  sınıfın duvarları boyunca renkli resimler ve iri yazılarla tarihten önceki  çağlar,  Yontma Taş, Cilalı Taş Devri, Maden Devri, sonra sırasıyla  ilk medeniyetler, Türk Devletleri, Osmanlılar ve en sonunda da Türkiye Cumhuriyeti ve nihayet Atatürk’ü belleğimize  işliyordu.

Tarihin yazının icadı ile başladığını ve ilk çağ insanlarının nasıl yaşadığını öğrendik. Ancak Orta Asya’dan göçlerle bütün dünyaya yayılan ve Mezopotamya, Anadolu hatta Mısırdaki medeniyetleri kuran  biz Türkler hakkındaki bilgilerin gerçekdışılığını öğrenmemiz çok uzun yıllar aldı.

Bize öğretilen bu tarih bilgilerini İlkokul 4 ve 5. sınıflarda en ince ayrıntısına , yapılan anlaşmaların  maddelerine kadar öğrendik, pek iyiler aldık, orta okulda ve lisede bir daha, bir daha  öğrendik, yine pek iyiler aldık, sonra çoğunu unuttuk. Tarihin ne olduğunu, nasıl okunması ve öğrenilmesi gerektiğini anlamamız için epeyi yıllar, toplumsal deneyimler, üzüntüler, travmalar  gerekiyormuş.



YERLİ MALI YURDUN MALI

Her yıl aralık ayında, ilkokul yıllarının unutulmaz etkinliklerinden  biri ‘Yerli Malı Haftası’,  duvarlara  konu ile  ilgili afişler asılarak kutlanır, herkes evinden getirdiği kuru ve  taze meyveleri masalara dizerdi.  Öğretmenin yaptığı yurdumuzun zenginlikleri ile ilgili  övücü ve gurur verici konuşmadan,  yerli malı kullanmanın  faydalarını vurgulayan sözlerinden sonra   hazırlanan ev ödevleri okunur daha sonra da yerli mallar toplu halde tüketilirdi.  Yerli malı olarak cennet vatanımızda yetişen ürünler, yurdu demir ağlarla saran demiryolları ve kurulan barajların ve fabrikaların övüncü  hepimize yetiyordu. Şimdiki çocuklar bilir mi emin değilim ama bizim çok hoşumuza giden koro halinde söylediğimiz, kabaca hecelerin ardı ardına uzun ve kısa seslerle okunduğu  ‘Yerli Malı Haftası’ şarkısı bir klasikti.

Şarkın girişi ‘ Yerli malı yurdun malı
                        Herkes ondan kullanmalı’ şeklindeydi.

Okunurken sırası ile;

Yeeerli maaalı yuuurdun maaalı
  Heeerkes  ooondan kuuullanmaaalı…’  şeklinde bir uzun bir kısa sesle vurgulu okunur, küçücük çocukların toplu halde okuduğu şakı gerçekten kulağa hoş gelirdi.



MAVİ  BULUTLU MANZARA RESMİ

En sevdiğimiz derslerden olan resim dersindeki bilgi ve deneyimimiz ilkokul 4 veya 5. sınıfta  o klasik manzara resmiyle zirveye çıkmıştı. Yan yana sıralanmış orta büyüklükte kahverengi dağlar, iki dağın arasından çıkan, kıvrılarak akan, yaklaştıkça genişleyen  üzerinde küçük bir köprü bulunan  mavi renkli bir dere. Çevresi kırmızı  tahta çitlerle çevrili yeşil çimenler ve bir ağaçla süslü bahçede   tek katlı kırmızı çatılı bir ev. Dere üzerindeki köprüye ince bir yolla bağlanan  evin üst tarafı yuvarlak bir giriş kapısı, perdeleri yandan bağlı iki geniş pencere, dumanların yükseldiği bir baca  mutlaka çizilmeliydi. Yeşil çimenlerin  ve kahverengi dağların üzerindeki beyaz gökyüzünde  asılı gibi duran mavi bulutlar ve uçan kuşlar, düşlerimizdeki dünyayı  tamamlayan vazgeçilmez özelliklerdi.

Coğrafya dersinde harita çizme ve boyama yeteneğimiz de resim derslerindeki gelişmelerden payını alıyordu. Deniz kıyılarını mavi renkli kalemle koyuca boyuyor, açık denizleri ise jiletle oluşturduğumuz mavi kalem  tozlarını bir pamukla yayarak göze hoş gelen bir görüntü oluşturuyorduk. Benzer şekilde jiletle dağlık bölgelere kahverengi, ovalı bölgelere yeşil renkli kuru boya ucu döküyor sonra da bunu yayıyorduk. Ülkelerin sınırlarını da mors alfabesi gibi bir uzun bir kısa  kırmızı  çizgilerle işaretliyorduk.


AMERİKAN YARDIMI

Bir süre sonra okullarda öğrencilere gıda yardımı yapılacağı duyuldu.  Paketler halinde ince dilimli, koyu sarı renkli, ancak damak zevkimize pek uygun olmayan  amerikan peyniri ve 30 cm çapında, üzerlerinde tokalaşan Türk ve Amerikan bayraklı iki elin bulunduğu  (Amerikan Türk dostluğunu gösteren amblemli)  kutulardaki süt tozu,  beslenme saatinde dağıtılmaya başlandı. 1950 lerin başında artan Türk- Amerikan ilişkilerinden, Nato’ya girmemizden ve Marshal planından haberimiz yoktu ama  sıcak suya katılarak taze süt halinde dağıtılan süt tozu bize ilginç gelmişti.



GARDEN PARTİ

İlkokulun son sınıfında, sınıf öğretmeni dışında, bir bayan öğretmenin  geldiği Aile Bilgisi  dersinde, kız erkek herkesin yapması gereken;  kare şeklindeki bir bez parçasına düğme dikmek, ilik açmak ve teğel atmak gibi işler öğretilirdi. Biz erkek öğrencilerin de (annelerimizin de yardımıyla) mecburen öğrendiği  bu pratik bilgilerin çok işimize yaradığını,  özellikle yüksek öğrenimdeki bekarlık günlerimizde düğme dikmeye ve sökülen pantolon paçasına teğel atmaya mecbur kaldığımızda o günleri sıcak bir nostaljiyle andığımızı itiraf etmeliyim.

Bizim Aile Bilgisi derslerimize rahmetli Osman Ocak’ın kızı Gönül Hanım  geliyordu.  Çok şık giyinen, bizlerin gözünde ulaşılmaz, erişilmez bir sınıf olan  ‘Sosyete’  veya ‘Asri’ dediğimiz sınıftan sayılan Gönül Hanım, bize verdiği bir ödev ile unutulmazlar arasına girmişti. Ev ödevi olarak verdiği ‘Garden Parti Nedir’  sorusuna cevap bulabilmek için yaptığımız bütün çabalar  başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Bizler için parti; Halk Parti’si veya Demokrat Parti’ydi; garden’in ne olduğunu ise vallahi hiç birimiz bilmiyorduk.

İlkokuldaki önemli etkinliklerden biri izciliğin ilkokuldaki uygulaması olan ‘Yavrukurt’  olmaktı. Lacivert pantolon, haki rengi göğüslerinde iki cep bulunan gömlek, boyuna renkli bir kordonla  asılı düdük, üzerinde bir kurt başı bulunan lacivert şapka, çoraplar  vs.  Trompet takımı var, ancak ben orada yokum,  sadece trompetlerle resim çektirebiliyorum.



OKUL DIŞINDAYIZ

Resmi bayramlarda geçit törenine hazırlanmak, törende yürümek ve birinci olmak çok önemliydi hatta övünç kaynağıydı. Uzun yıllar  muhtemelen düzgün kıyafet ve düzenli yürüme kriterlerine göre  törenlerde birinci olmayı, en azından kendimize göre,  kimseye kaptırmadık. Sonraki yıllar ise değişen sosyal şartlara bağlı olarak başta Mehmetçik İlkokulu olmak üzere yeni açılan okulların rekabeti bu sıralamayı bozdu.

Urfa Kapı yakınındaki Yeni İlkokula öğretici çizgi filmler seyretmek için sınıflar halinde gitmemiz ilkokul yıllarının değişik anılarındandı. Ufacık boyumuzla sırayı bozmadan  Ziya Gökalp Sokağındaki okulumuzdan şehrin (daha doğrusu sur içinin) ta öbür tarafındaki Yeni İlkokula kadar düzenli bir şekilde ara sokaklardan geçerek  gitmek, gösteri salonunda diğer okullardan da gelen öğrencilerle beraber film seyretmek ve tekrar geri dönmek bizim için filmin konusundan daha önemliydi. Buna rağmen seyrettiğimiz filmlerin ağırlıklı olarak verem savaşla ilgili olduğunu,  iyi beslenmeyen, sigara ve alkol alan bir kişinin akciğerlerine verem mikrobunun girişini, hastalığa neden oluşunu, öksürüğündeki verem mikrobu taneciklerinin hava yolu ile  çevresindekilere bulaşmasını, buna karşılık iyi beslenen, temiz hava alan, sigara ve alkol almayanların hasta olmadığını  siyah beyaz ve çiziklerle dolu film kareleriyle öğreniyorduk.

İlkokuldaki   önemli günlerden biri de toplu halde Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı  karşılamaya gittiğimiz, Stat Caddesinde saatlerce beklediğimiz, nihayet yukarılardan geçen bir uçağı  çılgınca alkışladığımız, daha sonra  arabalardan oluşan bir  konvoyun  geçişi sırasında  hayal meyal Celal Bayar’ı gördüğümüz gündü. Günümüzde  hala ilkokul çocuklarının bu tip törenlere götürüldüğü ve saatlerce bekletildiği uygulaması devam ettiğine göre milli eğitim politikamızın kurumsallaşması ile ne kadar övünsek azdır! 



AŞIK MI OLUYORUM ?

Çocukluktan gençliğe geçişin  kaçınılmaz olarak yaşandığı, karşı cinse duyulan ilginin  yavaş yavaş uyandığı beşinci sınıfta, benim romantik kahramanım da bir eczacının kız kardeşi, esmer güzeli  bir kızdı. Müzikle aram iyi olmamasına rağmen,  tesadüfen adının geçtiği o günlerin modası olan bir türküyü sonuna kadar ezberlediğim kızcağızın benden haberi var mıydı, hala emin değilim. Aşk sen nelere kadirsin!


                              
ORTAOKUL

Ortaöğrenime, ilkokulu bitirdiğimiz yıl yeni  açılan Ali Emiri Ortaokulu’nda başladık.  Ancak okulun  binası  henüz binası bitmediği için Kurşunlu Cami yakınındaki Cumhuriyet İlkolu’nda  geçirdiğimiz bir yılın  ardından Ziya Gökalp Lisesi binasına geçtik.

Kız öğrencilerin orta okul ve lise yılları boyunca  siyah önlük giymeye devam etmesine rağmen biz erkeklerin artık siyah önlükten kurtulmaları, küçücük boynumuza oturmayan gömlek ve evdeki fazla kıravatların iriliğine rağmen çok hoşa giden bir duyguydu.

Derslere  giren ayrı hocalara  göre kendimizi ayarlamak,  ilkokul yıllarında tek öğretmene alışan bizler için endişe, korku ve heyecan verici bir  dönemin başladığını gösteriyordu.

Okulun  mahallemizden uzaklığı nedeniyle özellikle kış aylarında yağmurlu ve karlı günlerde akşam karanlığında  o yaşlardaki ufacık boyumuz ve çelimsiz yapımızla dar sokaklardan gidip gelmek pek kolay olmuyordu. En çok imrendiğimiz şey  öğrencilerin dağılması sırasında subay çocuklarının ‘Enter’le (Koyu mavi renkli askeri otobüs) toplu halde okuldan  ayrılmalarıydı.  Gıpta ile onlara bakıyoruz, biraz da bu kompleksle yabancı, yani subay veya memur çocuklarına, onları küçük görmek ve aşağılamak için  ‘Çikolata Çocuğu’ diyorduk. Bizler ise ‘ Şeher Çocuğu’yduk.




TERBİYENİ TAKIN

Ortaokul yıllarında ilgi duyduğum bir kız arkadaşımla aramızdaki ilişki tam Türk filmlerindeki gibi başladı ve bitti. Ben ve kız arkadaşım iyi oğlan ve iyi kız rollerinde bakışıyoruz, konuşuyoruz, sınıfta birbirimize bir şeyler sormak için bahane arıyoruz. Senaryodaki kötü oğlan benim yakın arkadaşım. O da kıza ilgi duyuyor ama muhtemelen kızın ona ilgi göstermediğini düşünüyor.  Kız arkadaşımızın asık suratı, ağlamaklı yüz ifadesi ve herkesin içinde o zamanların klasik sözüyle  ‘Çok ayıp, terbiyeni takın’ sözlerinin nedenini şaşkın gözlerle kızın masasının üzerine kazınarak yazılan ismimi görünce anlıyorum. İkna edici sözler söylememe karşın kötü çocuk yapacağını yapmıştı. Ertesi yıl ailesinin Diyarbakır’dan ayrılması nedeniyle  başka ile giden ikinci göz ağrım bu iletişim çağında yazdıklarımı okur ümidiyle bu  büyük sırrı (!) yarım asır sonra açıklıyorum.



UNUTULMAZ HOCALAR

En renkli (!) hocamız, ‘Haftrenk’  ( Yedi renk)  lakaplı, şık giyinen, saçları muhtemelen o gün bilmediğimiz röfleli veya belki de doğal röfleli,  muhtemelen subay hanımı olan deneyimli coğrafyacımızdı.  Tarih dersinin hocası ise meşhur Necati Uğraş’tı. Kalın camlı gözlüğünün arkasındaki canlı gözleri, her zaman tıraşlı yüzü ve elindeki kısa sopası ile sinirli ancak iyi öğreten bir hocaydı. Öğrenciler baş başa kaldıkları zaman anlamlı kaş göz hareketleri ile hocanın ‘Gizli komünist’ olduğu konusunda imalı hareketler yapadı. Notunun çok kıt olmasıyla bilinen Necati Uğraş’tan sözlüde 10 numara alarak hocan nezdinde  özel bir yerim olduğu için çok mutluydum.

Öbür öğretmenlerimiz arasında müzik hocası Tevfik Aykal ve resim hocası Turan Erol’un yeri ayrıydı.

Uzun boyu, zayıf yüzü ve sinirli yapısı ile belleğimize kazınan, aynı zamanda Ziya Gökalp Lisesi marşını da bestelemiş  olan Tevfik Bey  çok değerli bir insandı. Ona göre hayatta başarılı olmanın birinci şartı müzikten anlamaktı, müzikten anlamayana  haklı olarak kızıyordu. O zamanlar henüz çocuk yaşta olan İdil Biret’i dinlerken kendinden geçtiğini ve elindeki gözlüğü kırdığını anlattığı anısını bizlere naklederken  o anı tekrar yaşar gibiydi.

İyi gam çıkmak, yani sesler arasındaki perde farkını bilmek ve bunu göstermek bu işin ilk adımı ise ben bu adımdan çok uzaktaydım. Gam çıkmayı bilmiyorum, sesler arasındaki farkı ortaya koyamıyorum, do, re, mi, fa vs söylüyorum ama sesler hep birbirine benziyor,  notaları doğu dürüst tanımıyorum, müzik kitabımıza kurşun kalemle notaların isimlerini yazıp ezberliyorum. Yani müzik dersi açısından ümitsiz bir vakayım.



NEŞELİ OL Kİ GENÇ KALASIN

Birkaç meşhur şarkı var. Hepsini ezberlemişim ama notaları söylerken yine perde farklarını çıkaramıyorum.

En sevdiğim şarkı:

Neşeli ol ki genç kalasın
 Bu dünyadan da zevk alasın
 Ümitler hep süslenir neşeyle
 Neşeli ol ki genç kalasın’

Hayatımda notalarını hala unutmadığım tek müzik parçası;

Do do re mi mi re do re mi do
 Mi mi fa sol sol fa mi fa  sol mi
 So sol  la la fa mi fa re sol sol
 Do do re mi mi re do re mi do’

Okurken ses farkları o kadar kötü ki ben bile beğenmiyorum.

Diğer iki şarkı;

‘Bak postacı geliyor, selam ediyor
 Herkes ona bakıyor, merak ediyor
 Çok teşekkür ederim postacı sana
 Çok sevinçli haberler getirdin bana…’

Diğer şarkı;

‘Daldalan daldalan daldan aşağı
 Püskülü bağlamış belden aşağı…’ gibi…



İKİ GÖZÜM İKİ ÇEŞME

İlk yarı karne alıyoruz, Diğer derslerim iyi ama müzik notum dört.  Yıl sonu karne almaya gidiyorum. İki gözüm iki çeşme Cumhuriyet İlkokulundan Ulu Cami Mahallesindeki eve kadar ağlaya ağlaya dönüyorum. Öğrenim hayatımda ilk (ve son) defa ikmale kalıyorum, o da müzikten.

İkmal neyse de yaz boyunca müzik dersine nasıl çalışacağımı bilemiyorum. Bütün bir yaz şehir evinin avlusunda, ailenin dünyaya gelen dokuzuncu, hayata kalan altıncı çocuğu olarak, benden 40 yaş büyük annemin, 45 yaş büyük ve  müzikteki yeteneksizliğimin muhtemel  nedeni olan babamın şaşkın bakışları altında  gam çıkıyorum, sonra en yukardan geriye doğru iniyorum, sonra tekrar çıkıyor tekrar iniyorum.

Sonbahar geldi, ikmal günü gelip çattı, sınavda bana yine gam çıkarttılar. Hocaların suratındaki ‘Ümitsiz vaka’ ifadesine  kafayı takmadan verilen 5 e çılgınca sevinerek sınavdan çıktım. Bu ilk ve tek ikmal deneyimime rağmen bana öğrencin olmak onurunu yaşattığın için  buradan sana rahmet diliyorum Tevfik Hoca!

Tevfik Bey büyük bir müzik adamıydı, ailece müzisyendiler. Akordeon çalan bü
yük oğlu Erdoğan Bey, Ziya Gökalp İlkokulunda müzik hocamızdı. Ortanca oğlu Ergün Bey ile  çok sonraları yakın dostluğumuz oldu. Küçük oğlunu ise yalnız ben değil bütün dünya tanıdı, Gürer Aykal.

Ulu Cami Mahallesinde  komşumuz olan kırtasiyeci ve gazete bayii Hakkı Sönmez  Bey’in damadı Turan Erol  gibi son derecede kibar ve kaliteli bir resim hocamız olduğu için de çok şanslıydık.

Orta Okul döneminin unutulmaz simalarından biri de diğer şubede okuyan, daha sonra İstanbul’a giden ve genç yaşta halk müziği alanında çok değerli bir sanatçı olan  dostum Bedri Ayseli’ydi.

Yine bu yıllarda  resim ve elişi dersinde; sulu boya çalışması, yırtma yapıştırma, patates basma, alçıdan tabak veya model hayvan yapma gibi ödevler, yaşattıkları zevk, sıkıntı ve zahmetle  beraber anılardaki yerlerini alıyorlardı.



ZİYA GÖKAP LİSESİNE DÖNÜŞ
                                
Orta 2’de eğitim için Ziya Gökalp Lisesi binasına dönüş bizim için ulaşım ve  moral bakımından  çok iyi olmuştu. Artık liseli abiler  gibi  sabah 4 öğlenden sonra 2 saat ders yapıyoruz, öğle arasında ya eve gidiyoruz veya lisenin karşısındaki Yayla Bakkaliyesi’nden bir şeyler alıp yiyiyoruz.



BEN BİR TİYATRO SANATÇISIYIM

İlk ve son tiyatro sanatçılığım açısından da orta okul günlerim benin için unutulmazdı. O yaşlardaki birçok  genç gibi yazdığım  şiir ve hikayelerimi  topladığım edebiyat defterim, öğretmenlerden birisinin dikkatini çekmişti. Çok geçmeden çağrıldığım öğretmenler odasına neyle suçlanacağımı bilememenin  verdiği korku ve heyecanla girmiş, bir öğrenci için olabilecek en mutlu yüz ifadesiyle çıkmıştım. Yakında yapılacak okul aile birliği toplantısında sahneye konacak piyeste bana da uygun bir rol verilmişti. Yaşlı bir hanımın şımarık ve olur olmaz konuşan torunu rolü sanat hayatımın (!) ilk ve son rolüydü. Bu toplantı ve bu nedenle hazırlanan kitapçık o yılların bir belgesi olarak hala kitaplığımda her  dokunduğumda  beni mutlu etmek görevini ısrarla sürdürüyor.



LİSELİYİZ

Ortaokul bitirme sınavlarını başarı ile bitirip liseye kayıt yaptırmak bizim için tam bir sınıf atlamaydı. Lise mezunu olmak okumuş olmak, aydın olmak, devlet memuru olabilmek veya  istediğin işe girebilmek ve nihayet yedek subay olmak demekti. Lise mezunu olmak yarı üniversiteli olmaktı.

Her öğrenim yılı başlangıcında alınacak kitapların listesini temin etmek ve kitapçılardan almak ilk günlerin telaş ve  heyecanına  katkıda bulunuyordu. Emin Oktay’ın tarih kitabı,   Nimet ve Rakım Çalapala’nın coğrafya  ve Nihat Sami Banarlı’nın edebiyat kitabı birçok kuşağın eğitiminde temel kaynak olmuştu.

50’li ve  60’ lı yıllarda yörenin okuma fırsatı bulan birçok genci için hayata atılmak veya yüksek öğrenime devam edebilmek için en önemli öğrenim kurumu olan Ziya Gökalp Lisesi, yüz yılı aşkın tarihi ile  doğu ve güneydoğunun büyük liselerinden biriydi. Ahmet Kabaklı ve Fahrettin Kırzıoğlu, Cavit Orhan Tütengil, Tevfik Aykal, Turan Erol  gibi çok  ünlü hocaların hizmet verdiği bir kurumdu.

Binanın arka blok  üst katında yatılı öğrencilere ayrılan pansiyondaki  yatakhane ve  etüd sınıfları  bize çok ilginç ve merak uyandırıcı gelirdi. Yatılı öğrenciler arasındaki memleketli gruplarının,  kendi aralarında veya yerli öğrencilerle, basit bir bahane  veya kız meselesi gibi  henüz etnik olmayan nedenlerle  ortaya çıkan ortaya çıkan, zaman zaman kavgaya varan sürtüşmeleri doğal kabul edilirdi. Bu gruplar arasında Silvan’lılar, Siverek’liler, Derik’liler başta gelirdi.

 Ziya Gökalp Lisesinin kuruluş yıllarından kalan  piyanonun bakımsızlığı  ve zengin olmasına rağmen göstermelik hale getirilen  fizik laboratuarının durumu aslında cumhuriyetin ilk yıllarındaki ciddi, uygulamalı  eğitimin terk edildiğinin ilk belirtileriydi. Bütün dersler ezber esasına dayandığı için kim iyi ezberlerse o daha iyi not alıyordu.

Lise yıllarında eğitim programında bulunan ve  çağdaş eğitim anlayışının gereği olan  felsefe, mantık, sosyoloji , astronomi, sanat tarihi  gibi dersler bizlere hayata dair farklı görüş açıları kazandırıyordu. Daha sonraki yıllarda bu derslerin kısmen veya tamamen kalkması eğitim sistemimiz için bir geri adım olacaktı.



HOCALAR

Edebiyet öğretmeni Osman Ocak, ingilizceci Isparta’lı Esat Bey ve Nebahat Hanım, Amerikalı siyah sinema oyuncusu  Sidney Poiter’ e benzeyen Enis Erdem Ece, fransızcacı Turgut Bey, matematikçi meşhur  Halil Budak, coğrafyacı Nigar Hanım, türkçeci Nahide Hanım, daha sonra Dicle Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan kimyacı Turan Bey, kısa sürede haklı bir ün kazanan resim öğretmenimiz   Kaya Özsezgin unutulmazdı.

Orta ve lise öğrenimi  boyunca en yetersiz eğitimi yabancı dil konusunda aldık. Daha ortaokula kayıt sırasında yabancı dil dağılımını kurayla yapan birçok genci bu yolla çok kere istemediği halde geçerliliği giderek azalan Fransızca ve Almanca ile baş başa bırakan sistem, rastlantı sonucu bana  İngilizce şansını vermişti. Ortaokula  başladığım yıllarda  açılan “Maarif  Koleji”ne yatılı olması nedeniyle devam etme şansını yitirmem ise bitmeyecek  İngilizce öğrenme çabalarımın temel nedeni olacaktı.

Tam bir felaket olan İngilizce derslerine nadiren gerçek İngilizce hocası genellikle de dersler boş geçmesin hesabı herhangi bir hoca geliyordu.  O yılların İngilizce eğitim aracı olan ‘Gatenby’ olabilecek en itici ve sıkıcı  kitaptı. Her yıl en fazla birkaç konunun işlendiği kitap altı yıl boyunca son derece yetersiz bir düzeyde bilgi veriyordu. Buna rağmen kitabın ana kahramanları olan Mr. ve Mrs. Brown ile çocukları George, Mary ve Jack’i  kendi ailemizin üyeleri gibi sevdik ve hiç unutmadık. Cem Yılmaz’ın  alfabedeki kahramanları Ali ve  Oya’sı gibi, ben de İngiltere  Milli Eğitim Bakanlığında uzun boyu ile Mr. Brown’ı, kısa saçları ile Mrs. Brown’ı, 15-16 yaşlarındaki ceketli George’u, 10-12 yaşlarındaki Mary’i ve kısa pantolonlu Jack’i bugün görsem hemen tanırım.



ALTERNATİFLİ   DUVAR  GAZETESİ
                        
Okulda  usulden olan  duvar gazetesi  faaliyetlerine bizim sınıfda  uzun tartışmalardan sonra; ‘Fide’ isimli bir gazete ile katılmaya karar verdi. Benim de aralarında bulunduğum  birkaç kişinin, tabii ki idare destekli,  hazırladığı  el yazısı güzel öğrencilerin yazdığı, karikatür ve şiirlerle süslenmiş ilk  sayıyı büyük bir gururla  duvara astık.  Ancak sevincimiz fazla sürmedi, sınıf içindeki bir grubun kendi aralarında gizlice hazırladıkları ve bizimkinden çok daha ilgi çeken  mizahi  yazılar ve karikatürlerle dolu  gazetesi bizi mat etmişti. Şimdilerde ‘Alternatif’ denen bu eylemin sahipleri bizden daha serbest, aynı zamanda  daha yaratıcı ve zekiydiler. Gazetelerinin adı bizimki gibi standart ve ısmarlama değildi, alternatif gazete ‘Turp’, adı gibiydi. Gazetemiz kaç sayı devam etti hatırlamıyorum ama alternatif gazeteyi çıkaranların içinden ilerde çok iyi gazetecilerin çıktığına inancımı hiç kaybetmedim.

Liselerde her yıl  öğrenciler arasında iki farklı görüşü savunma esasına dayanan  ‘Münazara’ların yapılması adetti. Bizim dönemde  yapılan ve benim de konuştuğum; ‘Bilim insan için midir, bilim bilim için midir?’ konulu  münazarayı unutamam.  Öğrenciler önünde yapılan ateşli konuşmalar, tartışmalar ve tezahüratlardan sora, jüri üyesi hocaların ‘İki taraf ta çok iyiydi’ kararı ile şiş ve kebap yanmaktan kurtarılmış gibi görünse de kararın  öğrenciler  arasındaki  uzun süre konuşulmasını engellenememişti.

Ergenliğe girmiş bazı erkek öğrencilerin şeytanca ve alaycı  yüz ifadesiyle söylediği “Üniversite” ve “Aşağı mahalle” lafları  ile orada rastladıkları bekar erkek  öğretmenlere gönderme yapmalarının   ne anlama geldiğini bizim  gibi yüzü gözü henüz  açılmamış  öğrenciler seziyor, ancak bilmediğimiz  ortaya çıkmasın diye birşey soramıyorduk.



YEDİĞİM  SON HOCA DAYAĞI

Öğrenciliğimin son dayağını bana tattıran  tarih öğretmenimiz  İzzettin Bey’di. Orta boyu ve gözü rahatsız etmeyen göbeği ile tam bir babacan  hoca tipi vardı. Osmanlı tarihini anlatırken heyecanlanır, teatral bir şekilde sesini bazen yükseltir bazan alçaltır; Yavuz Sultan Selim’i her anlatışında    ‘Hazine lebaleb doluydu’ dediği zaman  gözleri dolar, sesi titrerdi.

Sakin bir tarih dersinde,  yanımda gürültü yapan yakın arkadaşımın hemen ciddileşen yüz ifadesine zamanında uyum sağlayamayan sol  yanağım, İzzettin Bey’in elinin tersiyle buluştuğu zaman benim için artık ‘Ama hocam!’ dememin manası kalmamıştı.



LİSEYE VEDA ZAMANI

Lisenin son yıllarında herkesi saran üniversite sınavı heyecanı, beraberinde öğrencilerin geleceğini tayin konusundaki  deneyimsizliklerini, kararsızlıklarını ve sahipsizliklerine de ortaya koyuyordu. Üniversite sınavı merkezi olmuştu, tek sınavla alınacak puan geleceğimizi çizecekti. Neyse ki puanlar belli olduktan sonra birkaç yere başvurma şansı da vardı.

Dağ Kapı’daki Öğretmen Okulu’nda girdiğimiz merkezi üniversite  sınavından sonra  ilk belli olan  ODTÜ İdari Bilimler Fakültesi sonuçlarının  beni rahatlatmasına rağmen gönlümdeki Siyasal Bilgiler Fakültesine gitmek, daha sonra  vali veya dış işleri mensubu olmak  özlemi sevincimi  gölgeliyordu.

 ODTÜ ye kayıt için yola çıktığımız  yaklaşık iki gün süren tren yolculuğunun Kayseri ayağında  bir gece yarısı aldığımız gazetenin ekinde okuduğum diğer üniversite sınavları sonuçları beni  iyice çıkmaza soktu. İstanbul Tıp Fakültesi hiç de kötü bir alternatif değildi. Ankara’da 15 gün barakalarda  devam eden ODTÜ İngilizce hazırlık sınıfı günleri beni yeterince etkilememiş olmalı ki, ODTÜ den ayrılmaya, puanım tuttuğu için kayıt yaptırdığım Siyasal Bilgiler Fakültesi ve İstanbul Tıp  Fakültesi arasında tercih yapmak için tekrar Diyarbakır’a döndüm. Siyasal ile Tıp arasındaki tercihim sırasında  rahmetli babamın ‘Devlet memurluğu baştakilere bağlıdır, insanı üzebilirler, ama  doktorluk  bir sanattır, altın bileziktir, her yerde işe yarar’ sözleri artık dönülmez şekilde kaderimi çizmişti. 

1964 yılının yağmurlu bir ekim gününde üniversiteyi kazanan diğer arkadaşlarla beraber  o zamanın usulü, gurbetten büyük şehirlere giden işçiler misali, yatak, yorgan ve yastıktan oluşan yükümüz ve kocaman  bavulumuzla  ‘Kurtalan Ekspresi’nin  kuşetli vagonunda, bilmediğimiz  fırsatlar, hayaller ve aynı zamanda tehlikeler  kenti   İstanbul’a doğru yola  çıktık.