22 Nisan 2011 Cuma

ZİYA GÖKALP;İLKOKULDAN LİSEYE



İLKOKULDAN LİSEYE;   ZİYA GÖKALP…



Diyarbakır denince akla ilk gelen isimlerden biri nasıl Ziya Gökalp ise, çocukluk yıllarımızda da okul deyince  aklımıza  ilk  gelen,  Ziya Gökalp İlkokulu ve Ziya Gökalp Lisesi’ydi. 1950 li 1960 lı yıllarda Ziya Gökalp İlkokulu  dönemin en tanınmış ilkokullarından biri;  eski ismiyle Diyarbakır sonraki ismiyle Ziya Gökalp Lisesi ise Cumhuriyet döneminin uzun süre bölgedeki tek ve çok önemli lisesiydi.

Benden büyük kardeşlerimin deneyimi ile 1953 te  Ziya Gökalp İlkokulu’na başladığımda kendimi okula önceden  hazırlamış, evimizin bulunduğu Ulu Cami Mahallesi’nden, ara yolları kullanarak  Ziya Gökalp Sokağı’ndaki okula gitmeyi öğrenmiştim bile.

Aşı kağıdı, trahom muayenesi, nüfus kağıdı, vesikalık fotoğraf çektirme  vs gibi işlemlerle başlayan okula kayıt hazırlığı hayatımda  bürokrasiyle tanışmanın ilk adımını oluşturuyordu.

Her çocuğun yaşadığı o ilk ve büyük heyecanı iliklerime kadar hissederek  önce şimdi ‘Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi’ olan o zaman kapısının üzerinde  ‘Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti’ tabelası bulunan  Sağlık Müdürlüğü’ne gitmiş,  avluya açılan alt kattaki bir odada aşı ile ilgili işlemleri bitirip ara kapıdan geçtiğimiz  ‘Trahom Savaş’ olarak bilinen bitişik binanın ikinci katında yapılan trahom  muayenesinden sonra rahatlamış olarak  dışarı çıkmıştık.

Trahom, sıtma ve tüberkülozun ülke genelinde  yaygın ve ciddi sorun olduğu Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan ‘Trahom Savaş’, ‘Sıtma Savaş’ ve ‘Verem Savaş’ örgütleri dünya çapında inanılmaz bir başarı sağlamış ve böylelikle üç yaygın hastalık ta  kontrol altına alınmıştı. Trahom,  izolasyon amacı ile trahomlu öğrencilerin ayrı bir okula gönderilmesini gerektirecek kadar ciddiye alınan bir hastalıktı. Mahallede oynarken birden ‘Hadi trahoma gidelim’ der grup halinde Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi’nin yanındaki Trahom Savaş’a giderek gözlerimize biri renksiz ve yakıcı diğeri  bir süre sonra burnumuzdan akan sarı renkli iki ilacı damlattırır, tekrar oyuna dönerdik.

İlkokula kayıt için çekilen vesikalık fotoğrafımda o yaştaki her çocuk gibi  yuvarlak bir surat, tombul yanaklar, dikkatli bakan gözlerde sezilen korku ve endişe ile , hafif çatık kaşlarla;  üzeri işli beyaz  yakalık ve gri gömleğim hayatımın ilk resmi belgesi olarak kayıtlara geçiyordu. İlkokulda öğrencilerin çoğunluğunun  siyah, bazılarının gri renkli gömlek  giydiği dönemde benim  için uygun görülen ikincisi olmuştu. Özellikle bizim yabancı dediğimiz subay veya memur çocuklarının hepsinin önlüğü hem siyah hem de belirgin şekilde kısa iken, benimkiyle birlikte bazı öğrencininki hem griydi hem de uzun. Gizli gizli buna üzüldüğüm, siyah renkli önlüklülere imrenerek baktığım iki yıldan sonra nihayet sahip olduğum siyah renkli önlüğümle  çocukluğumun ilk kompleksini geride bırakıyordum.

Kayıt numaram  öylesine hoşuma gitmişti ki  okulun açılışına  yakın günlerde evimizin avlusunda ‘Sekiz yüz doksan altı, sekiz yüz doksan altın, sekiz yüz doksan altı, sekiz yüz doksan altın’ diye söylenerek hem numaramı ezberliyor  hem de, altı ile altın arasındaki benzetmeden  kendimce zevk alıyordum.





ZİYA GÖKALP İLKOKULU

Ziya Gökalp Sokağında , Dörtyol’a yakın kesme taştan (erkek bazalt taş)  yapılan 2 katlı Ziya Gökalp İlkokulu, büyük pencerelerle süslü  gösterişli bir cephe,  zeminden merdivenlerle çıkılan Roma tarzı üçgen alınlıklı  büyük bir giriş kapısı olan büyük ve tarihi  bir binaydı. Alt katta koridora açılan 4 dershane, giriş kapısının tam karşısında üst kata çıkan geniş ahşap bir merdiven, üst katta yine koridora açılan 4, toplam 8 dershane bulunuyordu.

Binanın tarihi, neoklasik Osmanlı tarzında yapıldığı 19 yüzyıl sonuna;  ‘Kız Orta Mektebi’ olarak (Rüştiye-i İnas)   kullanıldığı  1912’ ye ve ilkokula çevrildiği 1928’ e kadar gidiyordu.  Yüksek tavanlı, geniş  pencereli, tahta zeminli okulda  öğretmenler odası alt katta ve ön cephedeydi. Bize o sıralar oldukça yüksek görünen  aslında sadece  birkaç basamakla   inilen  öğrencilerin toplanma ve oyun alanı olan okul bahçesinin bir köşesinde  kooperatif odası, karşısında ise eğitici film gösterileri ve kapalı havalarda spor amaçlı kullanılan bir salon vardı.

Öğrenim dönemimizde büyük olasılıkla  sınıf darlığı nedeniyle bir yıl eğitim gördüğümüz bu salon,  arada bir hastalıklarla ilgili siyah beyaz ve yıpranmış da olsa eğitici filmlerin gösterildiği, bize göre  neşeli ve eğitici saatlerin geçirildiği bir yer oluyordu.

Kuruluşundan itibaren Rıza Bey, Süleyman Bey (Savcı), Ömer Bey ve Faik Bey’dan sonra gelen müdürümüz  Ahmet Tarhan, uzun boyu, uygun fiziği, ciddi görüntüsü ve  verdiği güvenle ilkokul müdüründen çok  bir genel müdüre benziyordu. Birkaç yıl sonra kulaktan kulağa yayılan Halk Partili olduğu  söylentisinin ardından  yerine yeni müdür Hayri Yılmaz’ın atanması kimse için sürpriz olmadı. Hayri Yılmaz da iri cüssesi, otoritesi ile  iddialı ve çalışkan bir müdür olarak yıllarca hizmet verdikten sonra  Yenişehir’de açılan şehrin süratle değişen sosyal dokusuna uygun  daha popüler olan Mehmetçik İlkokulu’na atandı.



SEVGİLİ ÖĞRETMENİM
           
İlkokul yılları boyunca ( 1953-1958)  tek öğretmenimiz olan ve gerçekten bir anne gibi benimsediğimiz Musavver  Hanım (Musavver Sümer) ile  Zeki Aktan’ın eşi Kadriye Aktan beraberce okulun en iyi öğretmenlerindendiler. Orta boyu, toplu fiziği, kumral ve hafif dalgalı saçlarıyla  devamlı gülümseyen  Musavver Hanım’a göre, Kadriye Hanım uzun boyu, beyaz teni, siyah saçları, iri gözleri  ile güzelliğinin farkında havalı ve biraz da kendinden razı  bir öğretmendi Yıllar sonra tıp fakültesi öğrencisi olarak  Musavver Hanım’ı ziyarete gittiğimde  beni yeni öğrencilerine  büyük bir sevgi ve gururla tanıtırken neden duygulanarak gözlerinin yaşardığını; yine yıllar sonra  kıdemli bir üniversite öğretim üyesiyken,   beni görmeye  gelen doçent olmuş bir  öğrencimi gördüğümde  çok daha iyi anladım.

İlkokul döneminin unutulmayan ve sevilen  hocalarından biri de  zayıf yapısı, uzun boyu, hafif eğik yürüyüşü ve kışın şapka niyetine kullandığı atkıyla kapattığı beyaz saçlı  kafası, güler yüzü ve tatlı dili  ile Salih Şeker’di. Bazı arkadaşlarımızın din dersine  niye  girmediğini önceleri  pek anlamıyor, sonra tesadüfen onların ‘Gayrimüslim’ olduğunu öğrenince de   arkadaşlık ilişkilerimiz değişmiyordu.



İLKOKULDA HAYAT
                                  

Okulda ders başlamadan önce, teneffüslerde  veya öğlen aralarında tek oyun alanımız olan okul bahçesinde,  sıkıştırılmış ve sicimle sıkıca bağlanmış kağıt toplar veya  yine kağıda sarılmış veya  sarılmamış orta büyüklükteki taş kömürü parçası ile iki takım halinde kan ter içinde  oynadığımız futbol maçlarıyla ve ‘Carr’ denen koşma ve yakalamaya dayanan oyunlardan çok hoşlanırdık.

Öte yandan iki  veya üç kızın kol kola girerek ritmik ve uyumlu bir şekilde koşarken çıkardığı ‘Ego Ego Dan Dan Dana’ tekerlemesi ve ip atlama da kız öğrencilerin belli başlı oyunlarıydı.

Okul kooperatifinde yiyecek olarak sabahları siyah tepsilerde  fırından gelen  tadına doyulmaz   sıcak ‘Poğaça’ lar  ve o sıralar çok yeni olan daha çok zengin çocuklarının aldığı  ‘Gofret’, biz  ona ‘Goflet’ dedik,  satılırdı. Benim  de  kısa bir süre görev yaptığım kooperatifte, yakın arkadaşım Aziz Tatlıcı ile onların meşhur pastanesi (Şeyhmus Pastanesi ) ve fırınlarına giderek beğendiğimiz boğacaların satıldığı  kooperatif işi  öğrenciler için imrenilecek bir ayrıcalıktı.

Sınıfların yüksek sayılacak  ahşap tavanına   zaman zaman  bizim de  katıldığımız yaramaz çocukların, bükülü  baş parmakları   ile işaret parmakları arasına sıkıştırarak  fırlattığı jiletlerin  saplanması ve  orada kalması  bir marifet sayılırdı.

Kaloriferin henüz olmadığı, ısınmanın odun ve taşkömürü ile yapıldığı sınıflarda kışın  sobaya yakın oturmak bir  avantaj, çok yakın oturmak ise kaçınılmaz olarak devamlı  terlemek demekti.

İlkokul yaşantısının, bütün öğrencileri etkileyen  unutulmaz anılarından biri de aşı günleriydi. Aniden sınıflara giren görevlilerden   kaçma şansı bulamayan özellikle bazı kız öğrencilerin heyecanlanması, korkması hatta ağlaması  bazı erkek öğrencilerin ise  cesaret örneği olarak öne çıkması olağan işlerdi. O kuşağın unutamadığı yaşlı, gözlüklü erkek iğneciden kaçabilenler kaçamayanlara göre kendilerini şanslı olarak kabul etse de, az sonra bir diğer iğneciden aynı enjektör ve iğne ile 5-6  öğrenciye aşı yapılmasından hiç kimse kurtulamıyordu. Ertesi gün aşı yeri şişiyor, kızarıyor,  evdeki  kolonya, ispirto veya sıcak pansuman uygulamasına rağmen geçmeyince bir iki gün devamsızlığa neden oluyordu. Aynı enjektörle birkaç kişiye aşı yapılmasının  hepatit B yayılımı tehlikesine  neden olduğunu anlamak için en az 30 yıl geçmesi gerekecekti.

                               

ÇALIŞMA ZAMANI

Öğrencilerin üç defa  karne aldığı, iki ara tatil yaptığı o dönemlerde  dersler arasında en önemlileri matematik, hayat bilgisi ve  türkçeydi.  Diğer derslerden olan temizlik  dersinde her pazartesi  cebimizde taşıdığımız küçük beyaz mendilleri sıranın üstüne koyar, kesilmiş tırnaklı küçük temiz ellerimizi mendilin üzerine yerleştirir heyecan ve korku ile öğretmenin gelip temizlik kontrolü yapmasını beklerdik. Öğretmenler de büyük bir ciddiyetle bu görevlerini yapar, beğenmedikleri öğrenciyi ya uyarır veya cetvelle parmaklarına sertçe vururdu.

Çok eğlenceli geçen  müzik dersinde öğrendiğimiz şarkıları birlikte söyler, avazımız çıktığı kadar ama belli bir ritim içinde bağırır, bu şekilde  hangi sınıfta müzik dersi olduğunun  kolaylıkla anlaşılmasını sağlardık.

 Müzik dersinde kara tahtaya notalar için beş paralel çizgiyi çekmek ve sol anahtarını yerleştirmek, öğretmen öğrenci işbirliği ile kolayca yapılan zevkli bir işti. Paralel çizgiler ya parmaklar arasına sıkıştırılan iki tebeşirin düzgün bir şekilde yürütülmesi ile tamamlanır veya daha düzenli olması için ip yöntemi kullanılırdı. Bu yöntemde yeterli uzunluktaki bir beyaz ip önce tebeşirle iyice boyanır, sonra iki ucundan gergin bir şekilde  kara tahtaya yapıştırılır ve aniden çekilip bırakılırdı.

Dördüncü ve beşinci sınıflarda müzik dersimize gelen Erdoğan Bey (Erdoğan Aykal)  ustaca çaldığı ve bizim davul zurnadan sonra ilk defa gördüğümüz müzik aleti olan akordeonu ile hepimizin ilgisini çekmişti.

İlk söylediğimiz şarkılardan biri daha  okula gitmeden bütün çocukların ezberlediği;

Daha dün annemizin kollarında yaşarken
  Çiçekli bahçemizin yollarında koşarken
  Şimdi okullu olduk, sınıfları doldurduk
  Yaşasın okulumuz, yaşasın sınıfımız’ şarkısıydı.

Tabii kaçımızın çiçekli bahçesi olan evlerde büyüdüğünü bilmek mümkün değildi ama okula başlamanın kaçınılmaz bir kader olarak bütün çocuklarda belli bir heyecan ve korku-merak yarattığı kesindi.

Müzik dersinin  bir diğer demirbaş şarkısı, hareketlerle söylenen dünyanın en çevreci ve yeşilci (!)  şarkısıydı;

Baltalar elimizde, uzun ip belimizde
 Biz gideriz ormana, ormana hey hey’

Diye başlayan şarkıda ellerimizde balta varmış gibi kollarımızı önce sağdan sola, sonra soldan  sağa savurarak ve bu arada oduncular gibi ‘Hıh, hıh’ diyerek  yeşil renkli cennet vatanımızın  ağaçlarını (!)  neşe içinde keserdik.

İlkokul birinci sınıfta zor olan okuma yazmayı öğrendikten sonra  o zamanların klasik kitabı olan Alfabedeki hikayeleri  okumak ve anlamak bizlere yeni bir dünyanın kapısını açıyordu. Alfabedeki her hikayenin ayrı bir etkisi oluyor, bir avcının vurduğu kuşun yuvasında onu bekleyen yavrusunun durumuna olabildiğince üzülüyor hatta ağlarken, Alfabenin sonundaki;

Karga karga gak dedi, çık şu dala bak dedi
 Çıktım baktım o dala, karga fındık getirdi,
 Fare yedi bitirdi, onu tuttu bir kedi,
 Miyav dedi av dedi…’ ile devam eden ve sonunda;

Müjde Alfabe bitti…’ tekerlemesi ile biten okuma parçasına gülüyorduk.



HAFTALIK DERGİLER

Ara sınıflarda temel eğitim aracı olan haftalık dergiler, en ufak ayrıntısına  kadar aklımda kalan, şimdi görsem hemen  tanıyabileceğim  heyecan verici, öğretici, eğlenceli, renkli resimleri ile  inanılmaz bir şekilde belleğimizde yer ediyordu. Düzgün çizgiler ve pastel renklerle hafif sarımsı dergi sayfalarına  yerleşen o güzel dünyanın, en azından zihinlerimizde hala yaşadığı bilmek bile çok güzel bir duygu.

Şortlu  tombul bir erkek çocuğun çizildiği ‘Vücudumuz ve Organlarımız’ konusunda  vücudumuzun baş, gövde, kol ve bacaklardan oluştuğunu, beş duyumuzun neler olduğunu, sabahları dişlerimizi fırçalamamız gerektiğini  bir daha unutmamak üzere öğreniyorduk.

Mevsimlerle ilgili bilgiler ve resimler bir klasikti. Sokakta yürürken şapkası rüzgardan uçan adam, köşedeki kestaneci, rüzgardan eğilmiş yapraklarını dökmüş ağaçlar, bacalardan rüzgara kapılmış savrulan soba dumanları sonbahar demekti.

Karla kaplı bir bahçede şaşmaz bir şekilde havuç burunlu, kömür gözlü, atkılı   kardan adam, arkada bacası tüten bir ev, paltolu, atkılı kartopu oynayan, kızakla kayan çocuklar kışın  değişmez kahramanıydı. Bir diğer sayfada ise bacası tüten evin içinde üzerinde kestanelerin piştiği bir soba, köşede oturan sakallı dede ve baş örtülü nine, ayakta dolaşan genç ama modern anne ve baba ve mutlaka sobanın yanında kıvrılarak yatan veya yün yumağı ile oynayan evin kedisi vardı.

İlkbaharla ilgili dergilerde, dallarında kuşların öttüğü çiçek açan ağaçlar, kelebekler,  havada dönen leylekler, yemyeşil çayırlar, neşe ile koşuşan çocuklar çok tipikti. Bütün ağaçların ilkbaharda çiçek açtığını bilmediğimiz o yaşlarda, bizim için bütün çiçek açan ağaçlar badem ağacıydı.

Bir deniz kıyısı, uzaktan geçen bir yelkenli, havada  düzgün şekilli birkaç bulut ve uçan  martılar, kıyıda kürek ve kovaları ile kumda oynayan çocuklardan  oluşan yaz resimlerinin yer aldığı dergiler artık tatil döneminin geldiğini gösterirdi.




TARİH ŞERİTİ

Sınıflarımızın bir diğer unutulmazı, hala okullarda varlığına inandığım, duvardaki ‘Tarih Şeriti’,  sınıfın duvarları boyunca renkli resimler ve iri yazılarla tarihten önceki  çağlar,  Yontma Taş, Cilalı Taş Devri, Maden Devri, sonra sırasıyla  ilk medeniyetler, Türk Devletleri, Osmanlılar ve en sonunda da Türkiye Cumhuriyeti ve nihayet Atatürk’ü belleğimize  işliyordu.

Tarihin yazının icadı ile başladığını ve ilk çağ insanlarının nasıl yaşadığını öğrendik. Ancak Orta Asya’dan göçlerle bütün dünyaya yayılan ve Mezopotamya, Anadolu hatta Mısırdaki medeniyetleri kuran  biz Türkler hakkındaki bilgilerin gerçekdışılığını öğrenmemiz çok uzun yıllar aldı.

Bize öğretilen bu tarih bilgilerini İlkokul 4 ve 5. sınıflarda en ince ayrıntısına , yapılan anlaşmaların  maddelerine kadar öğrendik, pek iyiler aldık, orta okulda ve lisede bir daha, bir daha  öğrendik, yine pek iyiler aldık, sonra çoğunu unuttuk. Tarihin ne olduğunu, nasıl okunması ve öğrenilmesi gerektiğini anlamamız için epeyi yıllar, toplumsal deneyimler, üzüntüler, travmalar  gerekiyormuş.



YERLİ MALI YURDUN MALI

Her yıl aralık ayında, ilkokul yıllarının unutulmaz etkinliklerinden  biri ‘Yerli Malı Haftası’,  duvarlara  konu ile  ilgili afişler asılarak kutlanır, herkes evinden getirdiği kuru ve  taze meyveleri masalara dizerdi.  Öğretmenin yaptığı yurdumuzun zenginlikleri ile ilgili  övücü ve gurur verici konuşmadan,  yerli malı kullanmanın  faydalarını vurgulayan sözlerinden sonra   hazırlanan ev ödevleri okunur daha sonra da yerli mallar toplu halde tüketilirdi.  Yerli malı olarak cennet vatanımızda yetişen ürünler, yurdu demir ağlarla saran demiryolları ve kurulan barajların ve fabrikaların övüncü  hepimize yetiyordu. Şimdiki çocuklar bilir mi emin değilim ama bizim çok hoşumuza giden koro halinde söylediğimiz, kabaca hecelerin ardı ardına uzun ve kısa seslerle okunduğu  ‘Yerli Malı Haftası’ şarkısı bir klasikti.

Şarkın girişi ‘ Yerli malı yurdun malı
                        Herkes ondan kullanmalı’ şeklindeydi.

Okunurken sırası ile;

Yeeerli maaalı yuuurdun maaalı
  Heeerkes  ooondan kuuullanmaaalı…’  şeklinde bir uzun bir kısa sesle vurgulu okunur, küçücük çocukların toplu halde okuduğu şakı gerçekten kulağa hoş gelirdi.



MAVİ  BULUTLU MANZARA RESMİ

En sevdiğimiz derslerden olan resim dersindeki bilgi ve deneyimimiz ilkokul 4 veya 5. sınıfta  o klasik manzara resmiyle zirveye çıkmıştı. Yan yana sıralanmış orta büyüklükte kahverengi dağlar, iki dağın arasından çıkan, kıvrılarak akan, yaklaştıkça genişleyen  üzerinde küçük bir köprü bulunan  mavi renkli bir dere. Çevresi kırmızı  tahta çitlerle çevrili yeşil çimenler ve bir ağaçla süslü bahçede   tek katlı kırmızı çatılı bir ev. Dere üzerindeki köprüye ince bir yolla bağlanan  evin üst tarafı yuvarlak bir giriş kapısı, perdeleri yandan bağlı iki geniş pencere, dumanların yükseldiği bir baca  mutlaka çizilmeliydi. Yeşil çimenlerin  ve kahverengi dağların üzerindeki beyaz gökyüzünde  asılı gibi duran mavi bulutlar ve uçan kuşlar, düşlerimizdeki dünyayı  tamamlayan vazgeçilmez özelliklerdi.

Coğrafya dersinde harita çizme ve boyama yeteneğimiz de resim derslerindeki gelişmelerden payını alıyordu. Deniz kıyılarını mavi renkli kalemle koyuca boyuyor, açık denizleri ise jiletle oluşturduğumuz mavi kalem  tozlarını bir pamukla yayarak göze hoş gelen bir görüntü oluşturuyorduk. Benzer şekilde jiletle dağlık bölgelere kahverengi, ovalı bölgelere yeşil renkli kuru boya ucu döküyor sonra da bunu yayıyorduk. Ülkelerin sınırlarını da mors alfabesi gibi bir uzun bir kısa  kırmızı  çizgilerle işaretliyorduk.


AMERİKAN YARDIMI

Bir süre sonra okullarda öğrencilere gıda yardımı yapılacağı duyuldu.  Paketler halinde ince dilimli, koyu sarı renkli, ancak damak zevkimize pek uygun olmayan  amerikan peyniri ve 30 cm çapında, üzerlerinde tokalaşan Türk ve Amerikan bayraklı iki elin bulunduğu  (Amerikan Türk dostluğunu gösteren amblemli)  kutulardaki süt tozu,  beslenme saatinde dağıtılmaya başlandı. 1950 lerin başında artan Türk- Amerikan ilişkilerinden, Nato’ya girmemizden ve Marshal planından haberimiz yoktu ama  sıcak suya katılarak taze süt halinde dağıtılan süt tozu bize ilginç gelmişti.



GARDEN PARTİ

İlkokulun son sınıfında, sınıf öğretmeni dışında, bir bayan öğretmenin  geldiği Aile Bilgisi  dersinde, kız erkek herkesin yapması gereken;  kare şeklindeki bir bez parçasına düğme dikmek, ilik açmak ve teğel atmak gibi işler öğretilirdi. Biz erkek öğrencilerin de (annelerimizin de yardımıyla) mecburen öğrendiği  bu pratik bilgilerin çok işimize yaradığını,  özellikle yüksek öğrenimdeki bekarlık günlerimizde düğme dikmeye ve sökülen pantolon paçasına teğel atmaya mecbur kaldığımızda o günleri sıcak bir nostaljiyle andığımızı itiraf etmeliyim.

Bizim Aile Bilgisi derslerimize rahmetli Osman Ocak’ın kızı Gönül Hanım  geliyordu.  Çok şık giyinen, bizlerin gözünde ulaşılmaz, erişilmez bir sınıf olan  ‘Sosyete’  veya ‘Asri’ dediğimiz sınıftan sayılan Gönül Hanım, bize verdiği bir ödev ile unutulmazlar arasına girmişti. Ev ödevi olarak verdiği ‘Garden Parti Nedir’  sorusuna cevap bulabilmek için yaptığımız bütün çabalar  başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Bizler için parti; Halk Parti’si veya Demokrat Parti’ydi; garden’in ne olduğunu ise vallahi hiç birimiz bilmiyorduk.

İlkokuldaki önemli etkinliklerden biri izciliğin ilkokuldaki uygulaması olan ‘Yavrukurt’  olmaktı. Lacivert pantolon, haki rengi göğüslerinde iki cep bulunan gömlek, boyuna renkli bir kordonla  asılı düdük, üzerinde bir kurt başı bulunan lacivert şapka, çoraplar  vs.  Trompet takımı var, ancak ben orada yokum,  sadece trompetlerle resim çektirebiliyorum.



OKUL DIŞINDAYIZ

Resmi bayramlarda geçit törenine hazırlanmak, törende yürümek ve birinci olmak çok önemliydi hatta övünç kaynağıydı. Uzun yıllar  muhtemelen düzgün kıyafet ve düzenli yürüme kriterlerine göre  törenlerde birinci olmayı, en azından kendimize göre,  kimseye kaptırmadık. Sonraki yıllar ise değişen sosyal şartlara bağlı olarak başta Mehmetçik İlkokulu olmak üzere yeni açılan okulların rekabeti bu sıralamayı bozdu.

Urfa Kapı yakınındaki Yeni İlkokula öğretici çizgi filmler seyretmek için sınıflar halinde gitmemiz ilkokul yıllarının değişik anılarındandı. Ufacık boyumuzla sırayı bozmadan  Ziya Gökalp Sokağındaki okulumuzdan şehrin (daha doğrusu sur içinin) ta öbür tarafındaki Yeni İlkokula kadar düzenli bir şekilde ara sokaklardan geçerek  gitmek, gösteri salonunda diğer okullardan da gelen öğrencilerle beraber film seyretmek ve tekrar geri dönmek bizim için filmin konusundan daha önemliydi. Buna rağmen seyrettiğimiz filmlerin ağırlıklı olarak verem savaşla ilgili olduğunu,  iyi beslenmeyen, sigara ve alkol alan bir kişinin akciğerlerine verem mikrobunun girişini, hastalığa neden oluşunu, öksürüğündeki verem mikrobu taneciklerinin hava yolu ile  çevresindekilere bulaşmasını, buna karşılık iyi beslenen, temiz hava alan, sigara ve alkol almayanların hasta olmadığını  siyah beyaz ve çiziklerle dolu film kareleriyle öğreniyorduk.

İlkokuldaki   önemli günlerden biri de toplu halde Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı  karşılamaya gittiğimiz, Stat Caddesinde saatlerce beklediğimiz, nihayet yukarılardan geçen bir uçağı  çılgınca alkışladığımız, daha sonra  arabalardan oluşan bir  konvoyun  geçişi sırasında  hayal meyal Celal Bayar’ı gördüğümüz gündü. Günümüzde  hala ilkokul çocuklarının bu tip törenlere götürüldüğü ve saatlerce bekletildiği uygulaması devam ettiğine göre milli eğitim politikamızın kurumsallaşması ile ne kadar övünsek azdır! 



AŞIK MI OLUYORUM ?

Çocukluktan gençliğe geçişin  kaçınılmaz olarak yaşandığı, karşı cinse duyulan ilginin  yavaş yavaş uyandığı beşinci sınıfta, benim romantik kahramanım da bir eczacının kız kardeşi, esmer güzeli  bir kızdı. Müzikle aram iyi olmamasına rağmen,  tesadüfen adının geçtiği o günlerin modası olan bir türküyü sonuna kadar ezberlediğim kızcağızın benden haberi var mıydı, hala emin değilim. Aşk sen nelere kadirsin!


                              
ORTAOKUL

Ortaöğrenime, ilkokulu bitirdiğimiz yıl yeni  açılan Ali Emiri Ortaokulu’nda başladık.  Ancak okulun  binası  henüz binası bitmediği için Kurşunlu Cami yakınındaki Cumhuriyet İlkolu’nda  geçirdiğimiz bir yılın  ardından Ziya Gökalp Lisesi binasına geçtik.

Kız öğrencilerin orta okul ve lise yılları boyunca  siyah önlük giymeye devam etmesine rağmen biz erkeklerin artık siyah önlükten kurtulmaları, küçücük boynumuza oturmayan gömlek ve evdeki fazla kıravatların iriliğine rağmen çok hoşa giden bir duyguydu.

Derslere  giren ayrı hocalara  göre kendimizi ayarlamak,  ilkokul yıllarında tek öğretmene alışan bizler için endişe, korku ve heyecan verici bir  dönemin başladığını gösteriyordu.

Okulun  mahallemizden uzaklığı nedeniyle özellikle kış aylarında yağmurlu ve karlı günlerde akşam karanlığında  o yaşlardaki ufacık boyumuz ve çelimsiz yapımızla dar sokaklardan gidip gelmek pek kolay olmuyordu. En çok imrendiğimiz şey  öğrencilerin dağılması sırasında subay çocuklarının ‘Enter’le (Koyu mavi renkli askeri otobüs) toplu halde okuldan  ayrılmalarıydı.  Gıpta ile onlara bakıyoruz, biraz da bu kompleksle yabancı, yani subay veya memur çocuklarına, onları küçük görmek ve aşağılamak için  ‘Çikolata Çocuğu’ diyorduk. Bizler ise ‘ Şeher Çocuğu’yduk.




TERBİYENİ TAKIN

Ortaokul yıllarında ilgi duyduğum bir kız arkadaşımla aramızdaki ilişki tam Türk filmlerindeki gibi başladı ve bitti. Ben ve kız arkadaşım iyi oğlan ve iyi kız rollerinde bakışıyoruz, konuşuyoruz, sınıfta birbirimize bir şeyler sormak için bahane arıyoruz. Senaryodaki kötü oğlan benim yakın arkadaşım. O da kıza ilgi duyuyor ama muhtemelen kızın ona ilgi göstermediğini düşünüyor.  Kız arkadaşımızın asık suratı, ağlamaklı yüz ifadesi ve herkesin içinde o zamanların klasik sözüyle  ‘Çok ayıp, terbiyeni takın’ sözlerinin nedenini şaşkın gözlerle kızın masasının üzerine kazınarak yazılan ismimi görünce anlıyorum. İkna edici sözler söylememe karşın kötü çocuk yapacağını yapmıştı. Ertesi yıl ailesinin Diyarbakır’dan ayrılması nedeniyle  başka ile giden ikinci göz ağrım bu iletişim çağında yazdıklarımı okur ümidiyle bu  büyük sırrı (!) yarım asır sonra açıklıyorum.



UNUTULMAZ HOCALAR

En renkli (!) hocamız, ‘Haftrenk’  ( Yedi renk)  lakaplı, şık giyinen, saçları muhtemelen o gün bilmediğimiz röfleli veya belki de doğal röfleli,  muhtemelen subay hanımı olan deneyimli coğrafyacımızdı.  Tarih dersinin hocası ise meşhur Necati Uğraş’tı. Kalın camlı gözlüğünün arkasındaki canlı gözleri, her zaman tıraşlı yüzü ve elindeki kısa sopası ile sinirli ancak iyi öğreten bir hocaydı. Öğrenciler baş başa kaldıkları zaman anlamlı kaş göz hareketleri ile hocanın ‘Gizli komünist’ olduğu konusunda imalı hareketler yapadı. Notunun çok kıt olmasıyla bilinen Necati Uğraş’tan sözlüde 10 numara alarak hocan nezdinde  özel bir yerim olduğu için çok mutluydum.

Öbür öğretmenlerimiz arasında müzik hocası Tevfik Aykal ve resim hocası Turan Erol’un yeri ayrıydı.

Uzun boyu, zayıf yüzü ve sinirli yapısı ile belleğimize kazınan, aynı zamanda Ziya Gökalp Lisesi marşını da bestelemiş  olan Tevfik Bey  çok değerli bir insandı. Ona göre hayatta başarılı olmanın birinci şartı müzikten anlamaktı, müzikten anlamayana  haklı olarak kızıyordu. O zamanlar henüz çocuk yaşta olan İdil Biret’i dinlerken kendinden geçtiğini ve elindeki gözlüğü kırdığını anlattığı anısını bizlere naklederken  o anı tekrar yaşar gibiydi.

İyi gam çıkmak, yani sesler arasındaki perde farkını bilmek ve bunu göstermek bu işin ilk adımı ise ben bu adımdan çok uzaktaydım. Gam çıkmayı bilmiyorum, sesler arasındaki farkı ortaya koyamıyorum, do, re, mi, fa vs söylüyorum ama sesler hep birbirine benziyor,  notaları doğu dürüst tanımıyorum, müzik kitabımıza kurşun kalemle notaların isimlerini yazıp ezberliyorum. Yani müzik dersi açısından ümitsiz bir vakayım.



NEŞELİ OL Kİ GENÇ KALASIN

Birkaç meşhur şarkı var. Hepsini ezberlemişim ama notaları söylerken yine perde farklarını çıkaramıyorum.

En sevdiğim şarkı:

Neşeli ol ki genç kalasın
 Bu dünyadan da zevk alasın
 Ümitler hep süslenir neşeyle
 Neşeli ol ki genç kalasın’

Hayatımda notalarını hala unutmadığım tek müzik parçası;

Do do re mi mi re do re mi do
 Mi mi fa sol sol fa mi fa  sol mi
 So sol  la la fa mi fa re sol sol
 Do do re mi mi re do re mi do’

Okurken ses farkları o kadar kötü ki ben bile beğenmiyorum.

Diğer iki şarkı;

‘Bak postacı geliyor, selam ediyor
 Herkes ona bakıyor, merak ediyor
 Çok teşekkür ederim postacı sana
 Çok sevinçli haberler getirdin bana…’

Diğer şarkı;

‘Daldalan daldalan daldan aşağı
 Püskülü bağlamış belden aşağı…’ gibi…



İKİ GÖZÜM İKİ ÇEŞME

İlk yarı karne alıyoruz, Diğer derslerim iyi ama müzik notum dört.  Yıl sonu karne almaya gidiyorum. İki gözüm iki çeşme Cumhuriyet İlkokulundan Ulu Cami Mahallesindeki eve kadar ağlaya ağlaya dönüyorum. Öğrenim hayatımda ilk (ve son) defa ikmale kalıyorum, o da müzikten.

İkmal neyse de yaz boyunca müzik dersine nasıl çalışacağımı bilemiyorum. Bütün bir yaz şehir evinin avlusunda, ailenin dünyaya gelen dokuzuncu, hayata kalan altıncı çocuğu olarak, benden 40 yaş büyük annemin, 45 yaş büyük ve  müzikteki yeteneksizliğimin muhtemel  nedeni olan babamın şaşkın bakışları altında  gam çıkıyorum, sonra en yukardan geriye doğru iniyorum, sonra tekrar çıkıyor tekrar iniyorum.

Sonbahar geldi, ikmal günü gelip çattı, sınavda bana yine gam çıkarttılar. Hocaların suratındaki ‘Ümitsiz vaka’ ifadesine  kafayı takmadan verilen 5 e çılgınca sevinerek sınavdan çıktım. Bu ilk ve tek ikmal deneyimime rağmen bana öğrencin olmak onurunu yaşattığın için  buradan sana rahmet diliyorum Tevfik Hoca!

Tevfik Bey büyük bir müzik adamıydı, ailece müzisyendiler. Akordeon çalan bü
yük oğlu Erdoğan Bey, Ziya Gökalp İlkokulunda müzik hocamızdı. Ortanca oğlu Ergün Bey ile  çok sonraları yakın dostluğumuz oldu. Küçük oğlunu ise yalnız ben değil bütün dünya tanıdı, Gürer Aykal.

Ulu Cami Mahallesinde  komşumuz olan kırtasiyeci ve gazete bayii Hakkı Sönmez  Bey’in damadı Turan Erol  gibi son derecede kibar ve kaliteli bir resim hocamız olduğu için de çok şanslıydık.

Orta Okul döneminin unutulmaz simalarından biri de diğer şubede okuyan, daha sonra İstanbul’a giden ve genç yaşta halk müziği alanında çok değerli bir sanatçı olan  dostum Bedri Ayseli’ydi.

Yine bu yıllarda  resim ve elişi dersinde; sulu boya çalışması, yırtma yapıştırma, patates basma, alçıdan tabak veya model hayvan yapma gibi ödevler, yaşattıkları zevk, sıkıntı ve zahmetle  beraber anılardaki yerlerini alıyorlardı.



ZİYA GÖKAP LİSESİNE DÖNÜŞ
                                
Orta 2’de eğitim için Ziya Gökalp Lisesi binasına dönüş bizim için ulaşım ve  moral bakımından  çok iyi olmuştu. Artık liseli abiler  gibi  sabah 4 öğlenden sonra 2 saat ders yapıyoruz, öğle arasında ya eve gidiyoruz veya lisenin karşısındaki Yayla Bakkaliyesi’nden bir şeyler alıp yiyiyoruz.



BEN BİR TİYATRO SANATÇISIYIM

İlk ve son tiyatro sanatçılığım açısından da orta okul günlerim benin için unutulmazdı. O yaşlardaki birçok  genç gibi yazdığım  şiir ve hikayelerimi  topladığım edebiyat defterim, öğretmenlerden birisinin dikkatini çekmişti. Çok geçmeden çağrıldığım öğretmenler odasına neyle suçlanacağımı bilememenin  verdiği korku ve heyecanla girmiş, bir öğrenci için olabilecek en mutlu yüz ifadesiyle çıkmıştım. Yakında yapılacak okul aile birliği toplantısında sahneye konacak piyeste bana da uygun bir rol verilmişti. Yaşlı bir hanımın şımarık ve olur olmaz konuşan torunu rolü sanat hayatımın (!) ilk ve son rolüydü. Bu toplantı ve bu nedenle hazırlanan kitapçık o yılların bir belgesi olarak hala kitaplığımda her  dokunduğumda  beni mutlu etmek görevini ısrarla sürdürüyor.



LİSELİYİZ

Ortaokul bitirme sınavlarını başarı ile bitirip liseye kayıt yaptırmak bizim için tam bir sınıf atlamaydı. Lise mezunu olmak okumuş olmak, aydın olmak, devlet memuru olabilmek veya  istediğin işe girebilmek ve nihayet yedek subay olmak demekti. Lise mezunu olmak yarı üniversiteli olmaktı.

Her öğrenim yılı başlangıcında alınacak kitapların listesini temin etmek ve kitapçılardan almak ilk günlerin telaş ve  heyecanına  katkıda bulunuyordu. Emin Oktay’ın tarih kitabı,   Nimet ve Rakım Çalapala’nın coğrafya  ve Nihat Sami Banarlı’nın edebiyat kitabı birçok kuşağın eğitiminde temel kaynak olmuştu.

50’li ve  60’ lı yıllarda yörenin okuma fırsatı bulan birçok genci için hayata atılmak veya yüksek öğrenime devam edebilmek için en önemli öğrenim kurumu olan Ziya Gökalp Lisesi, yüz yılı aşkın tarihi ile  doğu ve güneydoğunun büyük liselerinden biriydi. Ahmet Kabaklı ve Fahrettin Kırzıoğlu, Cavit Orhan Tütengil, Tevfik Aykal, Turan Erol  gibi çok  ünlü hocaların hizmet verdiği bir kurumdu.

Binanın arka blok  üst katında yatılı öğrencilere ayrılan pansiyondaki  yatakhane ve  etüd sınıfları  bize çok ilginç ve merak uyandırıcı gelirdi. Yatılı öğrenciler arasındaki memleketli gruplarının,  kendi aralarında veya yerli öğrencilerle, basit bir bahane  veya kız meselesi gibi  henüz etnik olmayan nedenlerle  ortaya çıkan ortaya çıkan, zaman zaman kavgaya varan sürtüşmeleri doğal kabul edilirdi. Bu gruplar arasında Silvan’lılar, Siverek’liler, Derik’liler başta gelirdi.

 Ziya Gökalp Lisesinin kuruluş yıllarından kalan  piyanonun bakımsızlığı  ve zengin olmasına rağmen göstermelik hale getirilen  fizik laboratuarının durumu aslında cumhuriyetin ilk yıllarındaki ciddi, uygulamalı  eğitimin terk edildiğinin ilk belirtileriydi. Bütün dersler ezber esasına dayandığı için kim iyi ezberlerse o daha iyi not alıyordu.

Lise yıllarında eğitim programında bulunan ve  çağdaş eğitim anlayışının gereği olan  felsefe, mantık, sosyoloji , astronomi, sanat tarihi  gibi dersler bizlere hayata dair farklı görüş açıları kazandırıyordu. Daha sonraki yıllarda bu derslerin kısmen veya tamamen kalkması eğitim sistemimiz için bir geri adım olacaktı.



HOCALAR

Edebiyet öğretmeni Osman Ocak, ingilizceci Isparta’lı Esat Bey ve Nebahat Hanım, Amerikalı siyah sinema oyuncusu  Sidney Poiter’ e benzeyen Enis Erdem Ece, fransızcacı Turgut Bey, matematikçi meşhur  Halil Budak, coğrafyacı Nigar Hanım, türkçeci Nahide Hanım, daha sonra Dicle Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan kimyacı Turan Bey, kısa sürede haklı bir ün kazanan resim öğretmenimiz   Kaya Özsezgin unutulmazdı.

Orta ve lise öğrenimi  boyunca en yetersiz eğitimi yabancı dil konusunda aldık. Daha ortaokula kayıt sırasında yabancı dil dağılımını kurayla yapan birçok genci bu yolla çok kere istemediği halde geçerliliği giderek azalan Fransızca ve Almanca ile baş başa bırakan sistem, rastlantı sonucu bana  İngilizce şansını vermişti. Ortaokula  başladığım yıllarda  açılan “Maarif  Koleji”ne yatılı olması nedeniyle devam etme şansını yitirmem ise bitmeyecek  İngilizce öğrenme çabalarımın temel nedeni olacaktı.

Tam bir felaket olan İngilizce derslerine nadiren gerçek İngilizce hocası genellikle de dersler boş geçmesin hesabı herhangi bir hoca geliyordu.  O yılların İngilizce eğitim aracı olan ‘Gatenby’ olabilecek en itici ve sıkıcı  kitaptı. Her yıl en fazla birkaç konunun işlendiği kitap altı yıl boyunca son derece yetersiz bir düzeyde bilgi veriyordu. Buna rağmen kitabın ana kahramanları olan Mr. ve Mrs. Brown ile çocukları George, Mary ve Jack’i  kendi ailemizin üyeleri gibi sevdik ve hiç unutmadık. Cem Yılmaz’ın  alfabedeki kahramanları Ali ve  Oya’sı gibi, ben de İngiltere  Milli Eğitim Bakanlığında uzun boyu ile Mr. Brown’ı, kısa saçları ile Mrs. Brown’ı, 15-16 yaşlarındaki ceketli George’u, 10-12 yaşlarındaki Mary’i ve kısa pantolonlu Jack’i bugün görsem hemen tanırım.



ALTERNATİFLİ   DUVAR  GAZETESİ
                        
Okulda  usulden olan  duvar gazetesi  faaliyetlerine bizim sınıfda  uzun tartışmalardan sonra; ‘Fide’ isimli bir gazete ile katılmaya karar verdi. Benim de aralarında bulunduğum  birkaç kişinin, tabii ki idare destekli,  hazırladığı  el yazısı güzel öğrencilerin yazdığı, karikatür ve şiirlerle süslenmiş ilk  sayıyı büyük bir gururla  duvara astık.  Ancak sevincimiz fazla sürmedi, sınıf içindeki bir grubun kendi aralarında gizlice hazırladıkları ve bizimkinden çok daha ilgi çeken  mizahi  yazılar ve karikatürlerle dolu  gazetesi bizi mat etmişti. Şimdilerde ‘Alternatif’ denen bu eylemin sahipleri bizden daha serbest, aynı zamanda  daha yaratıcı ve zekiydiler. Gazetelerinin adı bizimki gibi standart ve ısmarlama değildi, alternatif gazete ‘Turp’, adı gibiydi. Gazetemiz kaç sayı devam etti hatırlamıyorum ama alternatif gazeteyi çıkaranların içinden ilerde çok iyi gazetecilerin çıktığına inancımı hiç kaybetmedim.

Liselerde her yıl  öğrenciler arasında iki farklı görüşü savunma esasına dayanan  ‘Münazara’ların yapılması adetti. Bizim dönemde  yapılan ve benim de konuştuğum; ‘Bilim insan için midir, bilim bilim için midir?’ konulu  münazarayı unutamam.  Öğrenciler önünde yapılan ateşli konuşmalar, tartışmalar ve tezahüratlardan sora, jüri üyesi hocaların ‘İki taraf ta çok iyiydi’ kararı ile şiş ve kebap yanmaktan kurtarılmış gibi görünse de kararın  öğrenciler  arasındaki  uzun süre konuşulmasını engellenememişti.

Ergenliğe girmiş bazı erkek öğrencilerin şeytanca ve alaycı  yüz ifadesiyle söylediği “Üniversite” ve “Aşağı mahalle” lafları  ile orada rastladıkları bekar erkek  öğretmenlere gönderme yapmalarının   ne anlama geldiğini bizim  gibi yüzü gözü henüz  açılmamış  öğrenciler seziyor, ancak bilmediğimiz  ortaya çıkmasın diye birşey soramıyorduk.



YEDİĞİM  SON HOCA DAYAĞI

Öğrenciliğimin son dayağını bana tattıran  tarih öğretmenimiz  İzzettin Bey’di. Orta boyu ve gözü rahatsız etmeyen göbeği ile tam bir babacan  hoca tipi vardı. Osmanlı tarihini anlatırken heyecanlanır, teatral bir şekilde sesini bazen yükseltir bazan alçaltır; Yavuz Sultan Selim’i her anlatışında    ‘Hazine lebaleb doluydu’ dediği zaman  gözleri dolar, sesi titrerdi.

Sakin bir tarih dersinde,  yanımda gürültü yapan yakın arkadaşımın hemen ciddileşen yüz ifadesine zamanında uyum sağlayamayan sol  yanağım, İzzettin Bey’in elinin tersiyle buluştuğu zaman benim için artık ‘Ama hocam!’ dememin manası kalmamıştı.



LİSEYE VEDA ZAMANI

Lisenin son yıllarında herkesi saran üniversite sınavı heyecanı, beraberinde öğrencilerin geleceğini tayin konusundaki  deneyimsizliklerini, kararsızlıklarını ve sahipsizliklerine de ortaya koyuyordu. Üniversite sınavı merkezi olmuştu, tek sınavla alınacak puan geleceğimizi çizecekti. Neyse ki puanlar belli olduktan sonra birkaç yere başvurma şansı da vardı.

Dağ Kapı’daki Öğretmen Okulu’nda girdiğimiz merkezi üniversite  sınavından sonra  ilk belli olan  ODTÜ İdari Bilimler Fakültesi sonuçlarının  beni rahatlatmasına rağmen gönlümdeki Siyasal Bilgiler Fakültesine gitmek, daha sonra  vali veya dış işleri mensubu olmak  özlemi sevincimi  gölgeliyordu.

 ODTÜ ye kayıt için yola çıktığımız  yaklaşık iki gün süren tren yolculuğunun Kayseri ayağında  bir gece yarısı aldığımız gazetenin ekinde okuduğum diğer üniversite sınavları sonuçları beni  iyice çıkmaza soktu. İstanbul Tıp Fakültesi hiç de kötü bir alternatif değildi. Ankara’da 15 gün barakalarda  devam eden ODTÜ İngilizce hazırlık sınıfı günleri beni yeterince etkilememiş olmalı ki, ODTÜ den ayrılmaya, puanım tuttuğu için kayıt yaptırdığım Siyasal Bilgiler Fakültesi ve İstanbul Tıp  Fakültesi arasında tercih yapmak için tekrar Diyarbakır’a döndüm. Siyasal ile Tıp arasındaki tercihim sırasında  rahmetli babamın ‘Devlet memurluğu baştakilere bağlıdır, insanı üzebilirler, ama  doktorluk  bir sanattır, altın bileziktir, her yerde işe yarar’ sözleri artık dönülmez şekilde kaderimi çizmişti. 

1964 yılının yağmurlu bir ekim gününde üniversiteyi kazanan diğer arkadaşlarla beraber  o zamanın usulü, gurbetten büyük şehirlere giden işçiler misali, yatak, yorgan ve yastıktan oluşan yükümüz ve kocaman  bavulumuzla  ‘Kurtalan Ekspresi’nin  kuşetli vagonunda, bilmediğimiz  fırsatlar, hayaller ve aynı zamanda tehlikeler  kenti   İstanbul’a doğru yola  çıktık.

31 Ocak 2011 Pazartesi

BALIKÇILARBAŞI...HAYATLA TANIŞMA...


3.   BALIKÇILARBAŞI…    HAYATLA TANIŞMA…                  




Çocukluk ve gençlik yıllarımda ticaret ile ilgili anılarım, 1950 li yılların başında Melik Ahmet, Balıkçılarbaşı,  Emek  Han’daki dükkanımızla başlar. Emek  Han, önündeki sokakla Urfa Kapı Caddesine  açılan,  geniş  kapısı, çevresini tek katlı dükkanların çevrelediği avlusu ile  daha çok manifatura, kantariye veya diğer toptancıların iş yaptığı, şimdiki Vakıflar Çarşısı’nın bulunduğu yerdeydi. Sokağımızda da manifaturacılar ve birkaç palancı bulunuyordu.

Aslında Balıkçılarbaşı, bir zamanlar“Alyanak Çarşısı” adıyla bilinen son dönem Osmanlı eseri olan tarihi PTT binasının ipek borsası olarak kullanıldığı dönemlerdeki  veya  Dicle nehrinden gelen balıkların tezgahlarda satıldığı günlerdeki ağırlığını kaybetse de günümüzde hala ticaretin önemli bir merkezi.

Bulunduğumuz sokağın açıldığı Balıkçılarbaşı’ndan  başlayıp Urfa Kapıya kadar  devam eden küçük bazalt taşlarla kaplı  Urfa Kapı Cadde’si, önce hafif bir eğimle yükseliyor, iki taraftaki tek katlı, toprak  damlı dükkanların arasından geçiyor, Melik Ahmet Paşa Camisi ve onun yanındaki Yeni İlk Okul ile  karşısındaki Gazi İlk  Okulu’nun arasından kıvrılarak Urfa Kapı’ya varıyordu.

Emek Han’ın  hemen yakınında yine ağırlıklı olarak manifatura ticareti yapılan ve hala aynı işin yapıldığı Uğur Han ve İstiklal Hanla dükkanımız arasında sadece dar bir sokak vardı. İki taraflı tavana kadar çok kaliteli tahtadan (Çam olabilirdi, çünkü hem güzel kokuyordu hem de rengi giderek kızarıyordu)  malların konması için rafları ( bunlara terek denirdi) bulunan küçük ancak sevimli dükkanımızda kışın ön cepheye krem renkli cemekan takılır, yazın tekrar çıkarılırdı.

Köşede babamın ceviz ağacından yapılmış, üzerinde ceviz kaplamaya oyulmuş yeşil çuhası bulunan, yuvarlak ve oymalı ayakları,  ortada tek ve büyük, yanlarda ise  ikişerden dört çekmecesi ile küçük  ama şık masası vardı. Bu masa,  en az 70  yıllık hayatını birçok dükkan dolaştıktan sonra , şimdi benim evimde geçirdiği ufak onarımlara ve üzerindeki yeşil çuhayı kaybetmesine rağmen  kendine yaraşır bir yerde üzerinde rahmetli babamdan kalan diğer hatıralarla beraber sürdürüyor. Çekmecelerinde çocukluk ve öğrencilik günlerimden beri biriktirdiğim tebrik kartları, kartpostallar, aile üyelerine yazdığım ve onlardan aldığım 60 lı 70 li yıllardan kalan mektuplar ve bazı özel belgelerle artık tarihi değeri olan antika bir masa rolünü oynuyor. Bu masanın Allah sağlık verirse benden sonra da uzun süre yaşayacağını umuyorum.

Dükkanımızda her akşam  ucu çengel şeklindeki uzun demir çubukla aşağı çekilen tek parçalı daraba,   şarrrr…, şorrrr… arası bir ses çıkarır, akşam üzeri duyduğunuz bu seslerle  komşularınızın da dükkanlarını kapattığını anlardınız. Darabanın demir halkası zemindeki  hareketli halkaya geçirilir ve ona da kocaman sağlam bir kilit takılırdı. Kilit kapatıldıktan sonra vazgeçilmez bir şekilde birkaç defa çekilerek kontrol edilirdi. Aynı şeyin tersi sabah yapılır, yine sarrrr-şorrrr sesleri arasında darabalar kaldırılır, bismillah diyerek dükkanlara girilirdi.

Emek Han’ın sahibi bizim sokakta kuru kahve dükkanları bulunan o zamanların bilinen ailelerinden Mehmet Han dı. O sevimli hanı, hanın  Sofi Tahir dediğimiz kısa boylu, beyaz sakallı, güler yüzlü bekçisini,  o güzel  günleri yıllar sonra Sofi Tahir’in benim yaşlarımdaki oğlunu her görüşümde en canlı şekilde anımsamışımdır.
 


BUYRUN ALIŞ  VERİŞE…                                             
                                                        

Dükkanımızda Sümerbank malları, Nazilli’den gelen basmalar  ve Tarsus’tan gelen Amerikan Bezleri satılıyordu.  Dört Ayaklı Minareli Cami’nin  (asıl adı Şeyh Matar veya Şeyh Mutahhar veya Kasım Padişah Camii)  yakınında  eski  bir kiliseye  (Surp Giragos) ait depodan  alınan  balyalar veya katlanmış kumaşların oluşturduğu yassı toplar halindeki Sümer  malları  arabalar veya hamallarla dükkana taşınırdı.

Metre ile satılan basmaların  ölçümü için  her iki ucu beyaz metalle çevrilmiş, sarı renkli, 2-3 parmak eninde, santimlere bölünmüş bir tarafında çiviye asmak için bir deliği olan  tahta bir metre kullanırdık.  Topu önce fazlasıyla açar, sonra seri hareketlerle metre ile ölçer, ucunu biraz kıvırdıktan sonra makasla keserdik. Makasla kesmenin de ayrı bir ustalığı vardı. Usta tezgahtarlar makasla birkaç santim kestikten sonra kıvrılmış basmaları makası aniden ilerleterek, açıp kapatmadan bir çırpıda  kesiverirler veya birkaç santim kesilmiş kumaşı elleri ile süratle iki yana çekerek cart diye ikiye ayırıverirlerdi. Benim gibi çocuklar veya acemiler (veya beceriksizler ) ise kumaşı makasla  yavaş yavaş çoğu zaman da eğri keserlerdi.

1950 lerin başında lüks tüketim malları olmadığı için Tarsus’tan gelen Amerikan Bezi, beyaz patiska bulunmadığı veya   pahalı olduğu için çok önemliydi. Köylülerin giyimde  en temel tüketim malı Amerikan Beziydi. Fanila yerine kullanılan uzun geniş gömlekler ve yine uzun paçaları düğmeli geniş donlar köylülerin tek iç giyimleriydi. Evlerinde de her türlü ihtiyaçları için, kefen dahil  beyaz bez olarak sadece Amerikan Bezi kullanılırdı. Amerikan Bezleri açık kirli sarı renkle nispeten kalın mallardı, kanıma göre pamuğun en kalitesiz kısmından yapılıyordu. Kadınların elbisesi için de en önemli kaynak olan “Sümer Malı
Basmalar”ın  rengarenk görünümleri, desenleri bütün canlılığı ile hala gözümün önündedir.

Daha sonraları ilk defa Adana’dan gelen daha kaliteli basmalar piyasaya çıkmaya başladı. Üzerlerinde “Bossa Basma Fabrikası” yazan bu malların yıllar sonra Türkiye’nin en zengini olacak olan Sabancı ailesinin Adana’daki bu ilk ticari adımları olduğu ve adımlarının zamanla nerelere varacağını tabii ki o yıllarda  kimse tahmin edemezdi. Ayrıca İstanbul’dan ithal malı olarak  küçük yassı toplar halinde “Hasse” adı verilen kaliteli beyaz patiskalar geliyordu. Üzerlerinde  kaliteli bir kağıt bant ve  çocukluk dünyamı etkileyen hala unutamadığım kaliteli parlak kağıtlara basılmış iki resim vardı.  Bunlardan biri siyah saçlı, yeşil gözlü güzel bir kadın resmi, diğeri ise yeleleri kabarık bir aslan resmiydi.



DÜKKAN KOMŞULARIMIZ….

Dükkanımızın tam karşısında ilk zamanlar Süryani  Hanna Lolo ve kardeşlerinin manifatura mağazaları, daha sonraları ise onların ayrılmaları ile hatırladığım kadarı ile  önce manifatura sonraları ise kantariye işi yapan Siverek’li Eyüp Aktar ve kardeşleri vardı. Hem önceki Süryani komşularımız hem de sonraki şık giyinen çok kibar olan Siverek’li komşularımızla  ilişkilerimiz kusursuzdu.

Hemen bitişiğimizdeki komşumuz palancı ustası, kısa boylu  Ermeni Ohannes Çukuryan benim yaşıtlarım çocukları ile beraber yerden hafif yüksek olan dükkanlarında oturarak çalışır, at eşek ve katırlara palan  (semer) yaparlardı. Dükkanın arka tarafı, palanların içine konan kamışa benzeyen ancak yumuşak ve esnek olan otlarla doluydu. Duvarlarda hazırlanmış palanlar çengellere asılı şekilde müşterileri bekler, müşterinin isteğine göre ya hazır palan verilir veya yeni yapılırdı.

Palan yapma bana çok ilginç gelirdi. Önce hayvanın sırt kemiği ve yanlardaki boşluğa uyacak şekilde bir keçe ayarlanır sonra sırt kemiğinin sağında ve solunda  iki taraflı hazırlanan, üstü kapatılan yan yana iki odacık gibi boşluklara bu otlardan sıkıca doldurulurdu. Otları içeri tıkmak için ucu çatallı  bir demir çubuklarla otlar ikiye katlanır demir çubuğun çatalına takılır ve zorlanarak içeri sokulurdu. Sokulan otlar  arttıkça  boşluklar sıkıca dolar, semer sertleşir, ancak otların esnekliği nedeni ile üstüne oturduğunuz zaman sizi rahatsız etmezdi. Palanın dışı da kilim  parçaları ile kaplanır sonra da süslenirdi. Palanın hayvanın boynuna gelen ön tarafı daha kabarık olduğu için sürücü rahatlıkla düşmeden hayvanı idare ederdi. Hayvanına göre, bu at, eşek  veya katır olabilirdi palanın yanlarına ve eteklerine püsküller veya çıngıraklar asılırdı.



NALBANT AMMO HIDIR

Dükkanımızın hemen köşesinde  “Nakipler Camisi”ne giden ara sokağın başında  açıkta çalışan orta boylu, beyaz sakallı  nalbant  Siirt’li Ammo Hıdır    tam bir karakter sanatçısı gibiydi. Gelen atların ayakları bir yardımcı aracılığı ile kıvrılır ve yaklaşık diz hizasında  sabit tutulurdu. Sinirli, sakallı nalbant ustamız Ammo Hıdır hemen her zaman söylenerek, bağırıp  çağırarak ata yaklaşır, önce eski nalı kerpetenle söker atar sonra yarım ay şeklindeki kesici bir aletle atın tırnaklarını temizler daha sonra da yeni nalı çakardı. Çaktığı çivilerin atın ayağının ön tarafından çıkan uçlarını da önce kerpetenle keser daha sonra uçlarını çekiçle  tırnağa gömerdi. Ancak arada bir at huysuzluk  yapar, ayağını vermek istemez veya tırnakla oynarken rahat durmazdı. Bu zamanlar sakallı, sinirli usta Ammo Hıdır sinirini iyice gösterir, atla ilgili neyse ki atın anlamadığı yakın uzak bütün akrabalarıyla ilgili sunturaklı küfürler savurur, at yine rahat durmazsa üst dudağına yaklaşık bir karış uzunluğunda tahtadan bir mengene takar ve serbest uçlarını iple bağlayarak sıkıştırırdı. O mengenenin ata çok büyük acı verdiğine eminim olmama rağmen ilginçtir o huysuzlanan at mengeneden sonra uslanır, ağzına biber  sürülmüş çocuklar gibi sakin sakin dururdu.

Uğur Han ve İstiklal Han arasındaki meydana açılan, sabahın erken saatlerinden günün geç saatlerine kadar  çalışan daha çok büyüklerin, kerli ferli babaların ve tüccarların gittiği, kışın içerde yazın dışarıda küçük kürsülere oturulan meşhur Acemoğlu  Kahve’sine  biz çocuklar gidemezdik. Sadece çarşıyı dolaşıp çay siparişlerini alan  çaycı çırağına  kaç çay istediğimizi söyler,  çaylar geldiği zaman işyerimizin kaşesi basılı hazırlanmış kalın karton  markalardan çay adedi kadar verir, her hafta sonu geri getirilen marka sayısına göre çay hesabımızı kapatırdık.



DÜKKANDA YAŞANTI…   İSTANBUL İŞİ PASTA…

Özellikle yaz aylarında dükkanda yakındaki fırından alınan  yarım veya çeyrek taze, sıcak, açık ekmek ve yine yakınlardaki bakkaldan alınan taze peynir ve bunların yanına yukarda bahsettiğim kahvenin çayı ile tamamlanan kahvaltının zevkini ve o taze ekmeğin kokusunu,  peynirin lezzetini ve  çayın tadını unutmam mümkün değildi.

O yıllar  işini naklettiği İstanbul’dan tekrar Diyarbakır’a dönen aile dostumuz, Bitlis’li rahmetli Fikret Özdemir,  bizim dükkana yakın  işyerindeki  sabah kahvaltısında hayatımda ilk defa gördüğüm geniş dilimler halinde kesilmiş koyu sarı renkli içi gözenekli, arasında küçük üzümlerin olduğu bir “Şey”den bir dilim de bana vermişti. Çocukluk dünyamda yediğim ve adının  “Kek” olduğunu sonraları öğrendiğim ve ilk defa tanıştığım  o şeyden  aldığım lezzeti hiç unutamam. Eeee, İstanbul’dan gelen birinin kahvaltısı da bizimkilerden  farklı olmalıydı tabiiki.

İlkokul son sınıftan itibaren bütün orta okul ve lise yıllarım boyunca gündüzleri  okul saatleri dışında dükkana gittiğimden dükkanın ısınma ve temizlik işlerini iyi bilmek zorundaydım.
Dükkanımızda kış aylarında soba olmadığı için ısınma mangal ateşi ile olurdu ama  dükkan küçük ve cemekanlı olduğu için çok soğuk havalar hariç içerde ısı fena olmuyordu. Sabah mangalı yakmak için önce bir önceki günden mangalda küller arasında saklanan sönmemiş ateşler ortaya çıkarılır, bir tarafa yığılır, mangalda fazla kül varsa küçük ateş küreği ile  alınır ve dışarı atılırdı. Ateşler mangalın ortasına  yerleştirilir üzerine de yeni kömürler konur ve üflenerek tutuşması sağlanırdı. Yeni kömürler yanmaya başladıktan sonra sert bir karton parçası veya katlanmış gazete  ile sıkıca yellenerek kömürlerin tam yanması sağlanır, mavi alev  sona erince  iş biterdi. Çok soğuk havalarda mangalı iki dizimizin arasına koyar üzerine biraz eğilerek ısınmaya çalışırdık ama mangala çok yaklaştığımızda ellerimiz ve bacaklarımızın iç kısımları önce yavaş sonra hızla ısınır hatta bizi rahatsız ederdi. Zaman zaman da mangala sırtımızı dönerek arka taraflarımızı ısıtırdık. Akşam mevcut ateşler iyice küllere gömülür ve ertesi sabah açılmak üzerleri küreğin tersi ile sıkıca bastırılarak  örtülürdü. Sadece kalan ateş Pazar gününü geçemediği için pazartesi sabahları bütün mangal sahipleri dükkanlarının önünde yeniden çıra veya gaz yağı  ile taze kömürleri yakar, sıkıca yelpazeler böylece hafta sonuna kadar sürecek ateş oyununu başlatırlardı.

Yaz aylarında  dükkanı sabah açmak  daha kolay ve zevkliydi. Havalar ısınınca  cemekan sökülür, ambara gönderilirdi. Her sabah toz kalkmasın diye dükkanın zeminine elle veya ıslatılan süpürge ile su serpilir ve dükkan iyice süpürülürdü. Sadece uzun yaz günlerinde öğlenden sonra bastıran uykuyu yenmenin  en iyi yolu  birçok büyük dükkanda geri kısımda ayarlanan  uygun bir yere uzanıp şekerleme yapmaktı.



TURHAL ŞEKER FABRİKASI

Dükkanımızda önceleri manifatura, sonraları ise toptan şeker  ve çimento alım satımı yani kantariye işi yapıyorduk. Küp  veya kristal şeker  o zamanlar Eskişehir, Turhal, Kayseri veya Erzurum’dan gelirdi. En iyi küp şeker, şekerlerin ufalanmadığı  sandık gibi tahta kutularda gelen şekerdi. Biz daha çok Turhal’dan gelen 50 kiloluk bez torbalar halindeki şekeri tercih ediyorduk. Daha sonraları Kayseri’den küçük kutular içinde paketlenmiş şekerler gelmeye başladı. Ancak bu şekerler çabuk dağıldığı için çok makbul sayılmıyordu.

Adını sanını önceleri bilmediğimiz daha sonra coğrafya kitaplarında okuduğumuz Turhal Şeker Fabrikası bizim için çok önemliydi ve  ticari dünyamızın büyük kısmını dolduruyordu.”300 Torba Küp Şeker” için Turhal’a sipariş verme, Turhal’a parayı banka havalesi ile çıkarma, malın gelmesi gecikmiş ise çoğunlukla ELT telgraf çekme veya binbir güçlükle telefon açma, malın filan numaralı DDY vagonu ile gönderildiğine ait Turhal’dan gönderilen ve memnunluk  veren  telgrafı alma zamanımızın çoğunu dolduruyordu. Yıllar sonra Cem Karaca’nın şarkılarında yeniden Turhal ismini duyduğumda birçok kişiye yeni gelen bu ismin benim için tanıdık olmasından büyük bir haz duymuştum.

Şeker çuvalları demiryolları ile birkaç gün sonra  geldiği zaman hemen işler hızlanır, bu iş için bekleyen at arabalarına haber verilirdi. Bize o zamanlar kocaman gelen iki atlı arabalara yüklenen 30 ar  torba şeker art arda dükkanın veya ambarın önünde sıralanırdı. Genellikle tanıdık hamallar süratle sırtladıkları torbaları muntazam bir şekilde üst üste ve sıralar halinde dizerlerdi. Piyasada esnafın devamlı çalıştığı ve bir süre sonra ailenin bir parçası gibi kabul edilen hamalların önemli bir kısmı Mardin kasaba ve köylerinden gelen çoğunlukla aile erkeklerinin beraber çalıştığı  çok az Türkçe bilen Kürtlerdi. Arada bir tek çalışan hamalların unutamadığım örneği, başında kasketi, çökmüş avurtları, ince bıyığı, zayıf vücudu, beline sardığı ipi ile gezen güler yüzlü, yumuşak huylu  “Hale Evdıla” Osmanlı döneminden kalan bir tip gibiydi.

Şeker çuvalları dükkanda 8-10 sıra, ambarda ise 12- 15 sıraya kadar üst üste dizilirdi. En korkulan şey şeker torbalarının yağmurdan ıslanması, ambarda nem alması veya küp şekerlerin ezilmesiydi. Yağmurdan ıslanmaya karşı en iyi önlem kışın at arabalarının üstünün muşambalarla örtülmesiydi.



GAZETELER….SPOR…..

Gazete ve özellikle spor haberleri ile tanışmam da o yıllarda başlamıştı. Okumaya çok meraklı okurdu. Babam koyu bir İnönü hayranıydı, doğal olarak ailece  CHP li idik. İnönü karakter olarak temkinli, az  ama öz konuşan, vatansever, maceradan hoşlanmayan , tasarrufa önem veren ve çok muhtemelen gösteriş yapmayan gerçek Müslüman olarak tam babamın idolüydü. olan babam, her gün Dünya Gazetesi, bazan da Ulus Gazetesi alır, son satırına kadar hepsini

Diyarbakır’a her gün gelmeyen gazeteleri ya birkaç gün gecikerek  veya daha sonraları haftada birkaç gün 2-3 günlük gazete halinde edinebiliyorduk. Dünya Gazetesinde Falih Rıfkı Atay’dan başlar, çizgi karakter Dr. Çat’la devam eder spor haberleri ile bitirirdik. Ancak 1960 yılında 28 Nisan öğrenci olaylarını takiben üniversitelerin kapatılması nedeniyle İstanbul’dan gelen abimin getirdiği Milliyet gazetesi bu tarihten sonra bizim değişmez gazetemiz oldu.

Gazetede  benim için spor haberleri öncelikli olduğu için  adyodan duyduğumuz futbol maçı haberlerini veya başta güreş olmak üzere diğer spor faaliyetlerini en ince detayına kadar gazeteden öğrenmeye çalışır bu konudaki gazete haberlerini defalarca okurdum.

1959 dan önce  henüz şimdiki anlamda Türkiye Futbol Ligi  oluşmadığı için  önemli takımlar ve maçlar  İstanbul Amatör Futbol Liginde bulunurdu. Bu ligde Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş gibi üç büyükler dışında şimdi tarih olan veya amatör kümelerde yarışan İstanbul’un yerel  takımları;  Emniyet, Yeşildirek, Karagümrük, Feriköy, Adalet vs.. gibi takımlar vardı. Daha sonra bunlara Ankara’dan PTT, Ankara Demirspor, İzmir’den Karşıyaka , Göztepe, Altay, Adana’dan Adana Demirspor, Mersin İdmanyurdu gibi takımlar ilave oldu. 1959 den sonra şimdiki şekilde Türkiye Futbol Liği kuruldu. O yılların Orhan Şeref Apak, Ulvi Yenal, Halim Çorbalı gibi unutulmaz spor yöneticilerini de herkes bilirdi.

Beşiktaş bizden bir önceki neslim takımı olarak kabul edildiği için çocuklar arasında Beşiktaş taraftarı daha azdı. En büyük heyecan şimdi olduğu gibi Galatasaray-Fenerbahçe maçlarında yaşanır,  maçların sonuçları günlerce tartışılır, taraflar birbirini olabildiğince kızdırır, skorlar mahallede duvarlara yazılır, o görülmeyen gollerin güzelliği ağızdan ağıza anlatılır, bol gollü açık galibiyetler veya Metin Oktay’ın  “AĞLARI YIRTAN GOLÜ” gibi özel durumlar  karşılıklı olarak hatırlatılırdı.

Mahallede Galatasaray ile  Fenerbahçe’lilerin  her zaman ama özellikle derbi maçlarından sonra birbirlerini kızdırmaları  karşılıklı  zevk ve kızgınlık gelgitleri yaratırdı. Galatasaraylılar için en basit ve yaygın slogan “Sarı Kırmızı…Cihan Yıldızı…”  veya “Fener…Dünyayı Yener… Galata’nın Önüne Gelince Fıs Diye Söner…” tekerlemesiydi. Fenerlilerin buna cevabı çok basitti. “Fıs Diye Söner…Döner Döner Yine Yener” şeklinde olurdu. Mahalledeki duvar yazıları ise skorlar ve çoğunlukla “Kova Galatasaray” veya “Kova Fenerbahçe” gibi çok masumane şeylerdi.

Futbol dışında sporun bilinmediği yıllarda  şimdiki “Atatük Stadyumu” nun yerindeki “Şehir Stadı” futbolun merkeziydi. O günlerin  Dicle Spor, Yıldız Gençlik, Karacadağ, Havagücü gibi amatör takımlarının maçlarının yanı sıra  resmi bayramlardaki törenlerin de yapıldığı  Şehir Stadı  toprak zemini, onu çevreleyen yüksek tel örgüleri ve bize kocaman gelen tek taraflı demir iskeletli basit küçük tribünü ile sporun kalbinin arttığı yerdi.Yaz aylarında maçlardan önce ve devre arasında seyircilerin ıslık ve alkışları altında Belediye arazözü ile toprak saha  iyice sulanır, böylece toz kalkması önlenirdi. 

Gençlerin futbol yani top oynadığı yerler ise  “Vilayetin Önü”, “Yıldızın Arkası” ve “Cinı Başı” idi. Şehir  dışında yapılaşmanın  Valilik, Tekel Binası, Kız Enstitüsü, Lise gibi resmi binalar dışında olmadığı veya koperatifleşmenin yeni yeni başladığı o yıllarda vilayetin önü düz yüzeyi, kırmızı ince toprağı ile en güzel sahaydı. Maç yapılacak günler mahalleden gruplar halinde gidilir, çok parçalı, çoğu zaman yamalı ağır futbol topu, mümkünse bisiklet veya kamyon pompasıyla nadiren de nefesi güçlü gençlerin  üflemesiyle  şişirilirdi.

Futbol topunun dış yüzeyi oluşturan meşin parçaları tutan iplerin sökülmesi durumunda bir kunduracı veya yemenicide içten dikiş attırılması, iç lastiğin patlaması durumunda  çıkarılıp tamir edilmesi, tekrar topun yarık şeklindeki ağız kısmından içeri sokulması, şişirilmesi, iç lastik memesinin hava kaçırtmadan ikiye katlanarak sıkıca iple bağlanması ve özelliklede memenin zorla şişkin  meşin topun içine sokulması ve top ağzının sıkıca bağlanması ancak futbol zevki ile beraber çaresizliğin  taşıyabileceği zahmetlerdi.

“Vilayetin Önü”,“Yıldızın Arkası” veya Lisenin karşısındaki “Cino Başı” ndaki top sahalarında  her grup ya kendi arasında oynar veya diğer mahalle takımlarıyla  çoğunlukla  5 golde  ilk yarı 10 golda biter  gibi skor pazarlığı yapılarak maç yapılırdı. Genellikle kavgasız, dövüşsüz bitmeyen bu maçlar sonunda bütün gençler ter içinde, yorgun argın, kızarmış suratlar ve yaralı bereli dizlerle  gruplar halinde yürüyerek  evlerinin yolunu tutarlardı.

Futbol takımları içinde bugün olduğu gibi üç büyüklerin kadroları özellikle önemli futbolcuları  çok iyi bilinirdi. O yıllar Turgay, Metin, Kadri, İsfendiyar, Lefter, Naci, Basri, Can Bartu, Recep, Hilmi, Talat, Şeref, Kaleci Varol vs  gibi oyuncuları bilmeyen tanımayan, hatta yerli ve yabancı antrenörleri Fenerbahçe’nin hocası Molnar, Galatasaray’ın unutulmaz hocası Brian Birch, Göztepe mucizesini yaratan Adnan Suvari, Gündüz Kılıç, Çoşkun Özarı ikilisi, ve daha nicelerini bilmeyen yoktu.  Uzaktan uzağa “Uçan Kaleci Cihat”, “Berlin Panteri Turgay”, “Profesör Lefter” gibi şehir efsaneleri ile övünürdük.

Sıkı bir Galatasaraylı olarak takım kadrosunu ezbere bilirdim. Her çocuk gibi bir zamanlar ben de şair  olduğum için 1960 yılında o zamanki kadro; kalede  Turgay, geride Saim-İsmail, orta alanda  Ahmet-Ergun- Büyük Ahmet, ilerde Erol-Suat-Metin- Mustafa- Mete  için şiir bile yazmıştım. İşte benim 10. Şubat. 1960 tarihli şiirim;


GALATASARAY

Galatasaray adı
Dolaşıyor ağızda
Her yerde onun şanı
Geziyor bütün yutta

Turgay’dır kalecimiz
Saim’dir sol bekimiz
İsmail sağ bekçimiz
Yaşa Galatasaray

Santhafımız Ergun’dur
Sağında Ahmet durur
Büyük Ahmet soldadır
Yaşa Galatasaray

Forvet hattı bombadır
En sağda Erol vardır
Suat’ın yeri dardır
Yaşa Galatasaray

Metin gol makinesi
Güzel goller dahisi
Altın kafa sahibi
Yaşa Galatasaray

Çalışkandır Mustafa
Muhakkaktır gol ata
Mete bu hale baka
Yaşa Galatasaray

Antrenörümüz Coşkun
Menejer Baba Gündüz
İkisi de pek taşkın
Sahayı ettiler düz…


Önemli futbol maçlarını radyo naklen veren  en tanınmış spikerler Orhan Ayhan, Necati Karakaya ve  Halit Kıvanç’ın anlatımları  büyük bir heyecanla radyo başında dinlenir, görmediğimiz pozisyonlar anlatan spikerin artık ne kadar tarafsız ise o kadar olan yorumuna göre değerlendirilir  toplu halde bağırılır veya hayıflanılırdı. Mağlup olunduğunda suç hakemindi veya çok büyük bir şansızlık sonucuydu, galibiyette ise maç zaten hakkımızdı. Yabancı takımlar ile yapılan milli maç veya kulüp maçlarında  çoğunlukla sıradan olan mağlubiyetlerin nedeni kesin olarak Avrupalı hakemler veya o kör olası şansızlıktı. Aslında takımlarımız çok iyi oynuyordu ama ah o şansızlık yok mu bir türlü gol atamıyorduk, onurlu beraberlikler veya onurlu mağlubiyetlerle teselli buluyorduk, ne yapalım. Arada bir iyi bir sonuç alınmış ise ertesi gün gazetelerde baktığımız ilk şey yabancıların bizler hakkında neler söylediğiydi. Eğer güzel şeyler söylemişlerse  (ne kadar doğru veya samimi olduğunu Allah bilir ya), o kısımları defalarca okur, büyük bir mutluluk ve böbürlenme duyardık.

Çok rahat olduğumuz  güreş müsabakalarında ise katıldığımız her şampiyonada daha işin başında kaç sıklette şampiyon çıkaracağımızı hesaplar, madalya az olduğunda üzülürdük. Türkiye gerçekten de o yıllarda güreşte gerek Olimpiyat, gerek Dünya ve Balkan Oyunları’nda  Macarlar ve İranlılar daha sonraları Ruslar ve Bulgarlarla  beraber bariz bir üstünlüğe sahipti. Güreşte Eşref Şefik’in  anlatımlarını güreşi canlı izliyormuş gibi heyecanla takip ederdik. Özelikle 7 Altın, 2 Gümüş madalya ile güreşte ilk sırada toplam madalya sayısında ise 6 ıncı  sırada yer aldığımız 1960 Roma Olimpiyatları, Türk güreşinin zirve yaptığı tam bir keyif olimpiyatıydı.

O yıllar gazetelerin büyük yer ayırdığı spor dallarından biri olan yüzme sporuna da  ilgi büyüktü. Ülkenin belli başlı yüzme takımları Moda, Galatasaray, İstanbul Yüzme İhtisas, Adana  ve bugün için inanılmaz gibi görünen çok iyi bir yüzme takımına sahip olan  Urfa Yüzme Takımıydı. Birincilikler bunlar arasında paylaşılırdı. Ayrıca  o yıllarda yaz aylarında Lüksemburg’da yapılan uluslararası (!) yüzme yarışlarında yüzücülerimizin aldıkları birinciliklerle öğünüyorduk. Bu yarışların bizim zannettiğimiz gibi önemli yarışlar olmadığını ve alınan derecelerin hiçbir öneminin bulunmadığını  öğrenmemiz için epeyi zaman geçti.

Olimpiyatlarla ilgili gazete haberlerini ve röportajlarını macera kitabı okur gibi takip eder, olimpiyatın yapıldığı ülke ile ilgili bilgileri, olimpiyat köyündeki yaşantıyı büyük bir merakla öğrenmeye çalışırdık. Melbourne Olimpiyatları haberlerinde gazetecinin hiç unutamadığım  “Burada insanlar Coca Cola denen çok değişik tadda soğuk bir içecek içiyorlar” haberi  Evliya Çelebi’nin seyahatname   bilgisi gibi çok  uzak geliyordu. Ancak Coca Cola için dünya küçük, uzaklar yakındı. Kısa süre sonra  Diyarbakır’daki Pirinçlik Nato Üssündeki Amerikalılar aracılığı ile Cola kutuları ile tanıştık. Pirinçlik’ten şehre sızan teneke kutular sokaklarda soğuk su satan çocukların su maşrapası olarak gündelik hayatımıza girdi bile.



MELİK AHMET YIKILIYOR

Emek İş Hanındaki bu tatlı hayat, 1958 yılında sona erdi.İş başındaki  Demokrat Parti, Melik Ahmet Caddesinin yıkılarak genişletilmesine, Balıkcılarbaşı ile Urfa Kapı arasında yeni bir cadde açılmasına karar verdi. Önce dükkanlar boşaltıldı sonra o zamana göre kocaman günümüzde ise kasaba belediyelerinde bile kalmayan küçücük  iş makineleri ile yıkım başladı. Tek katlı dükkanlar kolayca yere indirildi, sonra hafif yüksek olan yol seviyesi indirilmeye başlandı. Kazılar yapıldıkça yer altından muntazam taş kemerler ve dehlizler ortaya  çıkmaya başladı. Hatta birkaç yerde dağınık halde halkın hazine dediği Roma veya Bizans paraları görüldü. Maalesef eski Roma ve Bizans yapıları olduğu anlaşılan bu eserler yeteri kadar incelenemeden dümdüz edildi. Yağmalanan eski paraların beklendiği gibi ancak bir kısmı toplanabildi. Yıllar sonra Diyarbakır tarihi ile ilgili bilgilerim belli bir birikime geldiği zaman, surlar içindeki tarihi kentin çok önemli bir Roma şehri olduğunu, Ulu Cami ile  Buğday Pazarı, Eskiciler Çarşısı ve  Balıkcılarbaşı arasındaki alanda Roma yapılarının,  ve bir Roma Hamamın bulunduğunu öğrendik.

Balıkçılarbaşı’ndan başlayan yıkım devam ederken 1960 yılındaki ihtilal doğal olarak işlerin uzun süre durmasına neden olda da daha sonra yeniden yıkımlara devam edildi. Ancak yol güzergahı düz olarak tamamlandığı için Melek Ahmet Camisi karşısındaki   güzelim taş bina “Gazi İlkokulu” göz göre göre yıkıldı,  Ziya Gökalp İlkokulu, Fis Kayasındaki eski Kolej Binası, İç Kaledeki taş binalar gibi kesme taşlardan yapılan “Son Dönem Osmanlı Mimarisi” örneklerinden  olan bu güzel bina yok oldu. Yeni açılan yolun  üzerindeki yarıları gitmiş evlerle kaplı yeni cephesi maalesef yeteri kadar değerlendirilmedi, zamanla düzensiz ve özensiz yapılarla çirkin bir hal aldı.

Yıkımdan sonra  dükkanımızın bulunduğu Emek İş Hanının yerine şimdiki Vakıflar İş Hanı yapıldı. Dükkanını ve iş düzenini kaybeden babam yıkım sonrası eski iş yerimize yakın Malik Ejder Sokaktaki ambar olarak  kullandığımız yere taşındı.

                

MALİK   EJDER….  HACILAR    HOCALAR SOKAĞI….
                                                             
Malik Ejder Sokağı, Melik Ahmet Caddesi’ne herkesin bildiği isimle “Aşefçiler Çarşısı” denen köşeyle açılan  önemli ve büyük sokaklardan biriydi. “Aşefçiler Çarşısı”, yakın  köylerden gelen  kadınların  günlük sebze meyve gibi ürünlerini ve el emeklerini yerde oturarak sattıkları özellikle bahar aylarında ilk çıkan nergis ve menekşeleri Diyarbakır’lılara sundukları bir  pazar olarak çevredeki birçok değişime rağmen hala günümüzde de aynı işlevini sürdürüyor.

Yıkım başladıktan sonra cadde köşesinden başlamak üzere ilerleyen biçimde önce  evlerin zemin katlarında duvarlar yıkılarak tek tek dükkanlar açıldı, sonraları ise maalesef o güzelim evler yıkıldı yerlerine gayet çirkin, plansın, düzensiz iç içe girmiş iş hanları ortaya çıktı. En çok ta Nakiboğlu Camisi’nin hemen karşısındaki bulunan Rahmetli Osman Ocak’a ait  avlusu, eyvanı, odaları, Diyarbakır Evlerinde nadir olarak yapılan  3. katı  ve taş işçiliği ile tam anlamıyla çok tipik ve güzel  tarihi bir eser  olan evine  yazık oldu.  Maalesef önce zemin katı sokakla birleştirildi, dükkan oldu, derken avlusuna doğru ilerleyen çirkin bir pasaj bütün yapıyı bitirdi. Bizim ambarımızın olduğu yer ise biraz daha ilerde daha önce yıkılan bir evin yerine yapılan 2 katlı  bir  apartmanın zemin katıydı.


MALİK EJDER KİM

Sokağa adını veren Malik Ejder, 639  yılında Diyarbakır’ın Halid Bin Velid  komutasındaki  Müslümanlar tarafından fethi sırasında şehit olan kahramanlığı ile tanınan  bir İslam komutanı. Kahramanmaraş’ta bir diğer Malik Ejder Türbesinin varlığı, diğer tanınmış halk kahramanları gibi Malik Ejder’in de halk tarafından tanınmasının ve sevilmesinin işareti. Sokağın girişinden yaklaşık 60-70 metre mesafede, sol tarafta ve Ocak’ların evlerinin karşısında bulunan  Malik Ejder Türbesi’nin sokaktan görülen tek kısmı demir parmaklıklı penceresi ve içeri bakıldığında karanlıkta zor seçilen yeşil örtüler altındaki sandukasıydı. Demir parmaklıkların böldüğü pencere kenarında yakılan mumlar sonucu oluşan ve aşağı doğru akan gri-siyah renkli mum tabakası daha uzaktan burada   bir “Ziyaret” veya “Yatır” oldunu gösteriyordu.

Özellikle cuma akşamları ( halk arasında cuma akşamı perşembeyi cumaya bağlayan akşam olarak kabul edilir ), özellikle kadınların  oluşturduğu gruplar, dua ve mum dikmek için pencerenin önünde birikir, daha sonra da akmış mum tabakasına birer taş yapıştırırlardı. Yapışan taşların sayısına bakarak  duaların çoğunun kabul olduğunu söylemek mümkün gibi görülse de gelen kalabalığın ve kişilerin değişmediğini görmek bu konuda haklı bir şüphe uyandırıyordu. Bu kalabalıktan  en çok türbe önündeki yasin okuyan hocalar ve dilencilerin karlı çıktığı kesindi. Kadınların bu davranışı beni etkilemiş olacak ki o zamanlar tutulduğum hikaye yazma  hastalığında (her gencin böyle bir yazar ve şair olma dönemi vardır ya) bir hikayeme de konu olmuş, kalabalık nedeni ile türbe önünde çok zaman geçiren ve bu nedenle evine geç kalan bir kadının kocasından yediği azarı yazmıştım.

Malik Ejder Sokağı, sokak boyunca çok ilginç kişilerin evleri veya iş yerlerinin bulunduğu tam anlamıyla bir “Hacılar, Hocalar, Şeyhler”  sokağıydı. Sırası ile Hacı Osman, Hacı Hasan, Hoca    Efendi, ismini bir türlü hatırlayamadığım sakallı Hacı Amca, Şeyh Rıfat, Hacı Muştak,  Hacı Zülküf  ve babam Hacı Recep. Bunlar arasında hacı, hoca, şeyh olmayan 2 komşumuz vardı. Bunlardan birisi bizden bir dükkan ötede deri ticaretiyle uğraşan Nusret Efendi, diğeri ise aynı apartman altını paylaştığımız kardeşi benim arkadaşım olan  Cerrah Han’dı. Cerrah Han diğerlerine göre oldukça gençti.



RAHMETLİ  HACI  OSMAN OCAK

Köşe başındaki büyük evin sahibi Osman Ocak tanınmış Nakiboğlu ailesinin ileri geleniydi. Çok renkli ve çizgi dışı  kişiliği, güzel konuşması, zekice esprileri güzel giyimi ile orta boylu, beyaz tenli, zayıf yapılı her kesin tanıdığı ve saygı duyduğu bir zamanlar CHP den de milletvekilliği yapan bir Diyarbakır Beyefendisiydi. Kızı, Ziya Gökalp İlkokulu beşinci sınıfında  bizim “Aile Bilgisi” derslerimize öğretmen olarak geliyordu (1956). 

Yıllar sonra  değerli  Ocak ailesi ile kişisel çok yakınlığımız oldu, akranımız olan gençlerle aynı sınıflarda okuduk, aynı üniversitede çalıştık, aynı sosyal kurumlarda hizmet verdik yakın arkadaşlıklar yaptık. Özellikle aynı ailenin çok değerli  bir ferdi olan yazar Sayın Esma Ocak’la Diyarbakır Tanıtma, Kültür ve Yardımlaşma Vakfında 10 yıl (1990-2000) inanılmaz bir çalışma dönemimiz oldu. Bu dönemi hayatımın sosyal ve kültürel bakımdan en verimli geçen bir dönemi olarak hiçbir zaman unutamam.

Ziya Gökalp Lisesi’nde  60 lı yılların başında   Edebiyat Dersimize gelen Osman Ocak, öğrenci deyişiyle “Hacı Osman”, öğrenim hayatımızda  birçok edebiyat hocası gelip geçmesine rağmen değişik bir edebiyat hocası olarak hiç unutulmayan bir insandı.  Divan Edebiyatını çok iyi bilen,  aruz vezniyle şiirler okuyan ve yazan Hacı Osman, kötü şiir okuyanlara çok kızar; Örnek olarak Fuzuli’den bir şeyler okunmuşsa “Sus! Fuzuli’nin kemikleri sızlıyor “ diye hemen hemen öğrencinin sesini keserdi.  

Osman Ocak’ın şiir kitabını yıllar sonra Diyarbakır Vakfı kitaplığına yerleştirdiğimiz zaman aynı dönemi yaşayan arkadaşlarla onu rahmetle anmış ortak hatıralarımızı dillendirmiştik.. Ev ödevi verirken  kitaba bağlı kalmaz, bir beyit yazdırır  sonra  bize bunun kime ait olduğunu bulmamızı isterdi. Bazı ipuçlarında yola çıkarak heyecanla Divan Edebiyatı ile ilgili kitapları karıştırır, sonunda sorulan şairi bulduğumuzda da yeni bir keşif yapmış gibi sevinirdik. Belki de bize dersi sevdiren ve Osman Ocak’ı unutturmayan bu araştırıcılık yönüydü.

Bize ödev olarak verdiği;

“Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge,
 Ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayri…”

Beytinin kime ait olduğunu ve açıklamasını öğrenmek için grup halinde Ulu Cami’nin üzerindeki Kütüphaneye gitmiş, birazda bilenlerin kopyası ile “Fuzuli” divanını bulmuş, ödevimizi hazırlamıştık.

Divan şiiri ile ilgili bir açıklama sırasında hocanın gözüne girmek için yaptığım gereksiz ve detaylı açıklama rahmetlinin gözünden kaçmamış ve sınıfın içine “Atma Recep, din kardeşiyiz” demesi günlerce arkadaşlarımın dilinde benimle ilgili alay konusu olmuştu. Ayrıca babamın adının da Recep olması tam yerine oturan bir espriydi.

 O yıllardan aklımda kalan birçok güzel divan şiiri örneğini zaman zaman söylemekten büyük bir zevk almamaın nedeni o yaşlarda Edebiyet  Derslerine olan özel ilgim olmalıydı.

Fuzuli’nin;

“Aşiyan-ı mürg-i dil zülf-i perişanındadır
  Kande olsam ey peru gönlüm senin yanındadır” beyti ile

Nedim’in;

“Bir sen-ü bir ben-ü bir de mutrib-i pakize eda,
  Gönlün olursa eğer bir de Nedim-i şeyda
  Gayri yaranı edip bu günlük ey şuh feda
  Gidelim serv-i revanım yürü Sadabad’a” ,

dörtlüğünü hala büyük bir zevk ve özlemle söylerim ancak  çocuklarımın anlamadan birazda şaşkın bakışlarla beni dinlemelerine de gizliden gizliye de üzülürüm. Fuzuli’nin yukardaki beytinde sevgilisine söylediği;

“Gönül kuşunun yuvası, senin perişan saçlarının arasındadır,
  Ey peri sen nerde olsan gönlüm senin yanındadır” ,

ifadesini hem bu  kadar güzel şiirleştirmek  hem de bunu aruz vezni gibi belirli bir kalıba ustaca yerleştirmek ancak bu şiiri çok iyi bilenlerin işiydi.

Bize derse geldiği yıl Hicaz’a giderek hacı olan ve dönüşte artık “Hacı Osman” olarak anılan  Osman Ocak’ın  bizleri koca adamlar yerine koyması öğrencisine verdiği değerin bir belirtisiydi. Son yıllarında onu ziyaret edememenin ve Diyarbakır’la ilgili belgesel niteliğinde sohbet edemememin üzüntüsünü hep yaşadığım  Hacı Osman o dönemin gerçekten çok değerli “Nev-i şahsına münhasır” bir kişiliğiydi.

Ocakların evlerinin köşesinde“Züccaciye” yani kırılacak cam eşya, bardak, tabak, lamba şişesi  ağılıklı mal satan Hacı Hasan ve oğlu Yaşar’ın dükkanı vardı. Ksa boylu, beyaz sakallı, uzun burunlu, yelekli, şalvarlı Hacı Hasan,  aynı boyda ve muhtemelen aynı yaşlardaki karısı ile beraber oğulları Yaşar’a dükkanda yardımcı oluyorlardı. Yaşar’ın Hacı Hasan’ın tek çocuğu olmasına dayanarak o bölgelerde çocukları küçük yaşta ölen ailelerin  yeni doğan çocuklarına yaşaması için verdikleri “Yaşar” adının nerden geldiğini anlamak mümkündü.  Normalde bile bağırarak konuşan, hiperaktif çocuklar gibi durmadan hareket eden Hacı Hasan ve hanımına rağmen Yaşar  çok daha sakindi.



DİĞER  HACILAR  HOCALAR…

Malik Ejder Türbesi’nin karşısında mütevazi bir bakkal dükkanı çalıştıran,bir camiden emekli, kısa boylu, takım elbiseli, fötr şapkalı kibar Hoca Efendi  ile  babamın araları çok iyiydi. Boş zamanlarda dükkan önünde küçük kürsülerde oturulur, İran Şahı Pehlevi’nin hanımı Farah Diba’nın resmi bulunan tabaklarda gelen ince belli bardaklardaki demli çaylar içilir,  tahmin edileceği gibi ya dini konuları konuşur veya bütün zamanların en değişmez konusu olarak o yaştaki insanların  ortak konusu zamanın kötülüğünden bahsedilirdi. İnsanların saygısızlığı, ticarette ahlak kalmayışı, gençlerin söz dinlememesi, giyim kuşamın bozulması, devletin ve milletin dinden uzaklaşması, din ve imanın zayıflaması ve bütün bunların iyiye alamet olamadığı gibi, muhtemelen onların baba ve dedelerinin de konuştuğu  belli yaştan sonra her nesil için geçerli olan sohbetler.

Hoca Efendi’nin yanında karşılıklı iki dükkan vardı. Bizim taraftaki dükkanda deri ticareti yapan “Hacı  Olmayan Nusret  Efendi”, Hacı Osman, Hoca Efendi  ve babam gibi  takım elbise giyer, fötr şapka takardı. Ön cephesi dar ancak  içerilere doğru  derinleşen dükkanında piyasadan topladığı kurutulmuş  hayvan derilerini biriktirir sonra da balyalar halinde işlenmek üzere Denizli’deki deri fabrikalarına gönderirdi. Kışın neyse ama yaz aylarında deriler istediği kadar kurutulmuş olsun hafiften koku salardı. “Hacı Olmayan   Nusret Efendi”  bu derilerin tam alınmamış yağlarını temizler, bol bol tuzlardı. Nusret Efendi’nin titizliğine rağmen, özellikle yaz aylarında ortaya çıkan deri kokusu  tam karşısındaki dükkanda kantariye malzemeleri satan  Hacı Amca ile münakaşa ve darılmalarına engel olamamış,sonuçta Hacı Amca, derici “Hacı Olmayan Nusret Efendi”ile önce tartışmış sonra da küsmüştü.  Karşı karşıya olmalarına rağmen hiç konuşmayan , biri dükkanın önünde oturmaya çıktığı zaman öbürü hemen içeri giren bu ikili “Hacılar-Hocalar”  sokağındaki tek küslük olarak konuşulurdu.



BİR MASAL KAHRAMANI

Sokağın en ilginç tipi, hanımı gibi kendisi de güler yüzlü, tombul yapılı, ismini hatırlayamadığım Van’lı Hacı Amca,  tam anlamıyla bir masal  veya çizgi roman kahramanıydı.

Daha  sonraki yıllarda Hulusi Kentmen’i her görüşümde anımsadığım   orta boyu, kırlaşmış gür kaşları ve  bıyıkları , göğsünün ortasına kadar inen beyaz  sakalı, öne  doğru taşan muntazam ( hakkını teslim etmek gerekirse yakışan)  göbeği, belindeki geniş  kuşağı ve güzel  şalvarı, ayağındaki tabanları düz, ucu  hafif  kalkık  yemenisi ile tam anlamıyla “Ali Baba ve Kırk Haramiler” veya “Binbir Gece Masalları”ndan çıkmış gibiydi.

Hacı Amca,  evlerinin sokağa bakan bir odasının duvarını yıkarak yarattığı ilginç dükkanında genellikle  köylülere hayvanları için gereken malzemeler; kara sakız, katran, heybe, ayakkabı, orak, tırpan, ve döven  gibi şeyler satardı. Duvarlara dayanmış hemen dikkati çeken sıra sıra dövenlerin ilginç hikayesi  dükkana  ham tahta olarak gelmekle başlıyordu. Hacı Amca, o yaşına rağmen hayran duyulacak bir gayret ve düzenli çalışma ile  döveni yere yatırır, üzerine harman sırasında buğday başaklarını parçalaması ve kesmesi için  sıralar halinde keskin ve sivri küçük, beyaz, çakmak taşına benzer  taşlar çakar, üzerlerine de hatırladığım kadarıyla katran sürerdi.

Hemen bitişiğimizdeki   küçük tuhafiye  dükkanının sahibi Siirt’li  Şeyh Rıfat ile  diğer yandaki komşumuz  hacı, hoca, şeyh olamayan  Cerrah Han,  daha genç yaşlarıyla  sokağın  bana daha yakın olan  diğer kahramanlarıydı.

Nihayet sokağın aşağılarında  ticari malları için kullandığı bir ambarı olan  Hacı Muştak “Hacılar Hocalar” sokağını tamamlayan son kişiydi.

Bu gün  bu sokağın Cerrah  Han dışındaki kahramanları, hacıları, hocaları, şeyhleri  bir başka alemde  belki de hep beraber  o günleri anıyorlardır.

Malik Ejder Sokak’ta geçen birkaç yıl benim için  derslerimin yanı sıra özellikle yaz tatillerinde gece gündüz inanılmaz yoğunlukta  kitap okuma dönemim olması nedeniyle unutulmazdı. Kemalettin Tuğcu ve  İki Çocuğun Devrialemi ile başlayan , özellikle Fransız ( Michel Zivego, Emile Zola, Viktor Hugo, Gustav Flobert, Jules Verne’in klasik eserleri), Rus (Tolstoy, Puşkin, Dostoyevski vs) ve diğer klasik kitaplarla devam eden, Türk yazarlarından Orhan Kemal, Yaşar Kemal gibi Türk yazarlar ve 80 ve 100 kuruşluk varlık yayınları ile süren inanılmaz bir okuma dönemi yaşıyordum. Dükkanımızın önünde oturduğum kürsüde kucağıma aldığım büyük boy, sarı yapraklı Monte Kristo’yu  büyük bir hevesle okurken, yoldan geçen bir yaşlının okuduğum kitabı Kuran zannederek “Oğlum, aferin sana ama içerde okusan daha iyi olur” demesi çok hoştu. Bu yoğun okuma dönemi 1964 yılında Liseden mezun olup İstanbul’a gidene kadar devam etti. Daha sonra bir ara azaldı, 70 li yıllara yakın sosyal içerikli kitaplar ve günün moda kitapları ile yeniden hız kazandı. Bu gün evimdeki kütüphanemde o dönemlerden kalan 1950 li, 1960 lı yıllarda basılmış bu kitapları, klasikleri, küçük boy varlık yayınlarını, varlık yıllıklarını,  kutsal bir hazine gibi saklıyorum, zaman zaman açıp bakıyorum, havalandırmaya rağmen kaybolmayan o eski kitap kokularını  alıyorum, kebikeçleri hissediyorum, çoğunun ilk sayfasına yazdığım alım tarihi ve o zamanki imzamı sevgiyle  izliyorum.

Geçen yıllar boyunca ben de  biraz daha büyüyor, çocukluktan gençliğe geçiyor ve  artık  lise yıllarını yaşıyordum.  1964 te  benim için İstanbul Tıp  Fakültesi öğrenciliğiyle beraber yepyeni bir hayat başlıyordu. Beni bekleyen düzenli bir öğrenciliğin son yıllarında 68 olaylarını en yoğun şekilde yaşayacağım bir hayat. Ver elini İstanbul…